23 Mart 2025

Adolescence: Sistem nasıl öldürür?

Kötülük maskeli değil; sıradan, bazen bağır çağır bazen sinsi

Bir canavar nasıl yaratılır sorusu, belki de en kolayıdır. Ama canavarlık nedir? İşte bu çok daha karmaşık bir soru.

Kafamdaki tüm soruları, kimi zaman birbirine değen, kimi zaman yalnızca teğet geçen onlarca düşünceyi, bulduğumu sandığım cevapları, yanıldığımı fark ettiğim hipotezleri anlatamayacağımı bilerek bir yazıya başlıyorum. Umarım bu labirente benimle birlikte girmeye hazırsınızdır; çünkü burada kesin cevaplar yok, kafamız daha da karışacak.

Siyahla beyaz kolay. Renkler zor. Tonlar zor. Kim iyi, kim kötü kolay. Eskinin kötü adamı, bile isteye kötücül kahkahalarla ortalığı yıkan ve sonunda kazanamayacağını bildiğimiz kişiydi. Eskiden kötülük, dışsallaştırılmış bir tehdit olarak, bir canavar, bir tiran, bir felaket gibi belirli bir kaynağa sahipti. Oysa günümüzde kötülük, gerçek ile kurgu arasındaki sınırların bulanıklaşmasında, algının manipülasyonunda, hatta bilginin kendisine duyulan güvensizlikte ortaya çıkıyor. Spider-Man: Far From Home filminde Mysterio karakteri bu yeni kötülüğün somut örneği, düşman artık fiziksel bir varlık değil, sanal imgelerle yaratılan yanılsama. Kahramanın görevi yalnızca düşmanı alt etmek değil, aynı zamanda neyin gerçek olduğunu ayırt edebilmek. Böylece kötülük, tıpkı yeni sanallık kavramında olduğu gibi, artık anlamın ve temsilin çöktüğü bir zeminde şekilleniyor.

Bu anlatının bir yankısı da işte Adolescence dizisinde karşımıza çıkıyor; ancak burada kötülüğün izini sürmek çok daha zor. Nesiller boyunca sessizce aktarılan, bazen açıkça, bazen gündelik alışkanlıklar içinde sinsice yerleşen eril şiddet, görünür bir kötülükten çok bir atmosfer, bir eğilim, bir aktarım biçimi. Bu nedenle ebeveynler çocuklarının karanlık eylemleriyle yüzleştiğinde sadece dehşete kapılmaz, aynı zamanda büyük bir şaşkınlık yaşar: “Nerede yanlış yaptık?” İzleyenler, bir tür içsel direnişle, hikâyede hâlâ bir umut arar: “O yapmış olamaz,” derler, hatta kendilerine bile itiraf edemedikleri bir inançla söylerle bunu. Ama her inanan izleyicinin içinde, gerçeği bilen, görmeyi reddeden küçük bir başka izleyici daha vardır. Ve o, farkındadır, ortada telafisi mümkün olmayan bir trajedi vardır. Burada anlatılan şey, belki de en sarsıcı olanı, artık bazı eylemler, ölümcül bile olsalar, saf kötülük olarak görülmüyor. Bu bize göre bir trajedi ama sınıftaki çocuklara göre değil.  Suçun doğası değil, anlamı değişmişti bir kere, geri döndürülemez biçimde. Ve belki de en korkutucu olan bu. İnsanların yaptıklarıyla değil, yaptıklarının nasıl algılandığıyla var olan bir dünyada, hiçbir şey gerçekten yanlış sayılmaz.

Daha önce bu hikayelerde kimin suçlu olduğunu merak ediyorduk, ardından daha gayri şahsi bir düzlemde, bunun toplumun hangi yoz yapısının sonucu olduğunu bulmaya çalıştık, şimdi ne kim suçlu, ne bu neden oldu diye soruyoruz. Şimdi bir sonraki faza geçtik. Bizim bunun neden olduğunu düşündüğümüz düzlemle, bunların olduğu düzlem çakışmıyor. Dolayısıyla her şey çok güzel olacak diyerek bunları çözebileceğimiz günler de geride kalalı çok oldu.

Frankenstein’ın canavarı açıkça bir ucube olarak görülüyordu. O dışlanır, korkulan biri haline gelir, her karşılaşmada toplum tarafından bir tehdit olarak işaretlenir. Onun öfkesi, reddedilmeyle doğrudan ilişkili; toplum onu görmezden gelmez, aksine onu bir anomali olarak belirler, ondan kaçınır, onu canavar olarak şekillendirir. Bu yüzden onun hikâyesi, dışlanmışlığın kaçınılmaz öfkesi üzerine kurulur. Ama Jamie öyle değil. Jamie sabit, tek bir çizgi üzerinde ilerleyen, sadece dışlanmış olduğu için şiddete başvuran bir figür değil. O sürekli kayıyor, bir kimlikten diğerine geçiyor. Bir anda öfkeli, sonra şefkatli, sonra savunmaya geçiyor. Birkaç saniye içinde tehditkâr, kırılgan ve umutsuz olabiliyor. Çünkü o canavar değil, sadece ergen. Bir laboratuvarda yaratılmadı, bir kasabanın laneti olmadı, onu dış dünyadan ayıran belirgin bir farklılığı yok. O, sıradan bir çocuk, o bir ergen. Canavar onu yaratan toplum ve bu canavarı yarattığını fark etmeyeni fark ettiğinde umursamayan, anlamayan her kurum.  

Korkutucu olan da bu. Adolescence, bize açıkça “işte burada bir canavar var” demiyor. Bize, herkesin içinde birikmiş hazır öfkenin nasıl normalleştiğini gösteriyor. Jamie'nin öfkesi, bir anda patlayan bir volkan değil; gündelik hayatta, küçük kırılmalarda, göz ardı edilen işaretlerde şekillenen bir süreç. O, toplum tarafından dışlanamaz; tam tersine bir kahraman-anti kahraman anlatısının baş kahramanı olur, onun hikayesi de birkaç haftalığına dilden dile dolaşır. Bir cinayet işlendiğini zerre umursamayan o okulun bir parçasıdır. Hatta kimilerince kabul görür, kimilerince kahraman olabilecek bir gücü taşır.

Frankenstein’ın canavarı, bir gün yaratıcısıyla yüzleşerek, Beni neden yarattın? diye sorabilir. Ama Jamie’nin yaratıcıları kim? Ebeveynleri mi? Sosyal medya mı? Eğitim sistemi mi? Hepsini şekillendiren toksik erkeklik mi? Onun soracak kimsesi yok, çünkü onu yaratan şey tek bir kişi ya da olay değil, iç içe geçmiş bir sistem. Ve biz, onun hikâyesini izlerken, kendi yarattığımız bu sistemin iç yüzünü görüyoruz. Her sistem ayrı ayrı çökmüş, her biri ayrı ayrı birbirinden başarısız olmuştur çoktan ve dahası bunu nasıl düzeltebileceğimiz hakkında en ufak bir fikrimiz yoktur. Hatta dahası bunu düzeltmek isteyen bir avuç insan kalmışızdır. Ama bir dakika, düzeltmek de nedir? Bakın yine sisteme yabancı sorular.  

Sadece canavarların canavar çocukları olmuyor işte. Hayır. Adolescence bize bundan çok daha rahatsız edici bir gerçeği gösteriyor: Eril şiddet, gözümüzün önünde, günlük hayatın içine öyle yayılmış ki. Büyük patlamalarla, ani öfke krizleriyle değil; sıradan anların, küçük kırılmaların, göz ardı edilen işaretlerin toplamında oluşuyor. Şiddet, yalnızca kötü ebeveynlerin çocuklarından çıkmıyor. O, sıradan evlerin, sıradan hayatların, sıradan öfkelerinin içinde birikiyor.

Jamie’nin hikâyesi, basit bir suç anlatısı değil. O, hegemonik erkekliğin nasıl bir cehennem yarattığını, toplumsal cinsiyet performansının bu döngüyü her seferinde nasıl yeniden ürettiğini gösteriyor. Erkeklik, sadece güç ve tahakküm üzerinden tanımlandığında, çocukların öfkesi nereye akar? Şiddeti bir çözüm olarak gören bir dünyada, bir çocuğun elleri neyi tutmaya yönelir? Bıçakları mı? Dizi, bu sorulara doğrudan cevap vermiyor. Ama hepimizi bu sorularla baş başa bırakıyor. Her bölüm, hayatın başka bir yönünü açığa çıkarıyor. Adolescence, yalnızca tek bir suç vakasını değil, suçun etrafında dönen tüm bir ekosistemi anlatıyor. Olayın yaşandığı 13 ay boyunca, umarsız öğrencileri, yollarına devam etmeye çalışan ama içten içe yıkılmış ebeveynleri, olayın gölgesinde normalleşen bir toplumu izliyoruz. Dizi, gözlerimizi ayırmadan izlememiz, o rahatsızlığı derinlerine kadar hissetmemiz için tasarlanmış. Her bölüm, hikâyenin başka bir yönünü açıyor, bizi kaçamayacağımız, sürekli büyüyen bir kaygının içine hapsediyor.

Adolescence, şiddetin yalnızca bir sonuç olmadığını, onu doğuran sosyal ve kültürel koşulları açığa çıkararak, bu koşullar içinde sıkışıp kalmış bireylerin çaresizliğini anlatıyor. Jamie’yi suç işlemeye iten şey kişisel öfkesi değil; bu öfkeyi doğuran ve besleyen bir sistemin içinde büyümüş olması. O sistem, ona hangi yolları sunduysa, o da yalnızca o yolların içinde hareket edebiliyor. Eğer mesele, genç suçlular için dönüştürücü bir adalet anlayışına ulaşmaksa, anlatının failin ailesinin utancı, korkusu ve kırılganlığı üzerinden ilerlemesi, şiddetin ardındaki yapısal nedenleri anlamak için son derece değerli bir bakış açısı sunuyor. Hatta kimi eleştirmenler tarafından bu anlamda dizinin sonu umutlu görülüyor. Bunun kolektif bir bilince dönüşmeyebilecek olma ümitsizliğinde, ben henüz o umudu göremiyorum. Çünkü burada umut sadece fark etmenin çok ötesinde gerçekleşmeli, yüzleşme, konuşma, anlatma döngüsünün ötesinde, henüz bilmediğimiz kelimelerle yazılmış olmalı. Onu ben göremiyorum.

Dizinin odaklandığı temel meselelerden biri toksik erkeklik ve incel kültürü. Türkçede tam bir karşılığı olmayan “incel” (involuntary celibate), istemsiz bir şekilde romantik ya da cinsel ilişki kuramayan, bunun sorumluluğunu kendisinde değil, kadınlarda arayan, toplumsal öfkesini cinsiyetçi bir zemine oturtan genç erkekleri tanımlayan bir kavram. Jamie gibi gençler, özellikle sosyal medya aracılığıyla bu kültürün içine çekiliyor. Kendilerini kaybolmuş, dışlanmış, başarısız hisseden genç erkekler, sosyal medyada, onları gerçek dünyada yaşadıkları ezilmişlikten kurtaracak bir ideoloji arıyorlar. Onlara erkekliğin yalnızca güç, baskınlık ve şiddet üzerinden tanımlandığı bir dünya sunuluyor. Yaşadığımız ülkede bunu sadece sosyal medya yapmıyor, yerli dizilerin hemen hepsinde bu yapıyı görebiliyorsunuz.

Peki, Jamie’nin elinde başka ne var ki? Çalışıp ailesi gibi zor mu geçinsin? Babası gibi her gün tesisatçılık yaparak minibüsüne vandalizm yapıldığında onu boyatabilecek kadar bile para biriktirememek mi onun geleceği? Onun için sunulan yollar, en başından itibaren çıkmaz sokak. Her sistem onu farklı bir şekilde başarısızlığa uğratıyor: Eğitim sistemi, çünkü Jamie gibi çocuklar için gerçekten ulaşılabilir bir gelecek inşa etmiyor. Aile yapısı, çünkü babasının ona gösterebildiği tek erkeklik modeli güçlü, sert, duygularını bastıran bir erkek olabilmek. Sosyal medya, çünkü genç erkeklerin öfkesini bir silah haline getiren ve onları belli ideolojilere iten bir alan. Jamie, kendi içinde bir kimlik bulamıyor. Bir an incel kültürünün beslediği mağduriyet hissine kapılıyor, sonra sosyal medyada öğrendiği güç gösterilerini sergiliyor, bir an için gerçekten pişman gibi görünüyor, sonra bir anda duygusuz bir ifadeye bürünüyor.

Onun erkekliği, sürekli olarak test ediliyor. Ama bu testler hiçbir zaman kazanılacak türden değil. Ve en sonunda, sistemin başarısızlığa uğrattığı bu genç erkekler, şiddeti hem bir intikam hem de bir onaylanma biçimi olarak görmeye başlıyorlar. Jamie’nin hikâyesi bu yüzden sıradan bir cinayet anlatısı değil. O, bugünün erkeklik krizini, kaybolmuş gençlerin öfkesini ve bu öfkenin nasıl beslenerek şiddete dönüştüğünü anlatıyor. Adolescence da uyguladığı teknikle, bizi gözümüzü ayırmadan bunu izlemeye zorluyor çünkü bu hikâyeden kaçamayacağımızı biliyor. Çünkü bu hikâye, ekrandan dışarı taşıyor ve dünyada tekrar tekrar yaşanıyor.

Jamie’nin babası onu dövmemiş olabilir ama bu, şiddetin döngüsünün kırıldığı anlamına gelmiyor ki. Çünkü şiddet yalnızca fiziksel bir şey değil; beklentilerde, aşağılamalarda, duyarsızlıktan doğan o sessiz baskıda da var. Jamie, bir erkek olarak güçlü olması gerektiğini öğrenmiş. Ama futbol oynayamadığında, boksu beceremediğinde ona utanılması gereken biri gibi bakılmış. Onun öfkesi, yalnızca kendi başarısızlığına değil, ona öğretilen dünyanın gerçekliğiyle çelişmesine duyduğu nefrete dönüşüyor. Bütün bu sessiz yönlendirmeler, bu küçük ama sistematik zorlamalar, sonunda büyük bir patlamaya dönüşüyor. Erkek çocuklar, kontrolü kaybettiklerinde ne yapmaları gerektiğini öğrenmişler: Ya saldıracaklar ya da saldırıya uğrayacaklar. Ve Jamie’nin hikâyesi, saldırıyı seçenlerin hikâyesi.

Hegemonik erkeklik, nefes alınamayacak bir cehennem yaratıyor, bir performans olarak tekrar tekrar sahneleniyor ve her kuşakta bu döngü yeniden başlıyor. Duygularını göstermemesi öğretilmiş bir baba, oğluna ne anlatabilir? Öfkesini kontrol etmeyi bilmeyen bir toplum, çocuklarını nasıl yönlendirebilir? Bu yüzden dizi, bize yalnızca bir çocuğun nasıl bir katile dönüştüğünü anlatmıyor. Bir toplumu nasıl inşa ettiğimizi ve bu inşanın içinde şiddetin nasıl görünmezleştiğini anlatıyor. Jamie, yalnızca bireysel bir öfkenin değil, kolektif bir ihmalin sonucu. Ve en korkutucu olan da bu: Bu hikâye bir istisna değil.

Winnicott, yeterince iyi ebeveynlikten bahseder. Bir çocuğun sağlıklı gelişimi için mükemmel ebeveynlik gerekmez, yeterince iyi olmak yeterlidir. Jamie’nin ailesi de yeterince iyi olduğunu düşünüyor. Onu seviyorlar, onun için endişeleniyorlar, ona güven veriyorlar. Ama bu yeter mi? Çünkü yeterince iyi olmanın içinde de bazen yeterince yanlışlar birikir. Utanıyorlar mesela. Jamie'yi seviyorlar, ama aynı zamanda onun yapamadıklarından utanıyorlar. Yeterince erkek olamamasından da. Onun toplumun bir erkekten beklediği şeyi gerçekleştiremediğini görmek, içten içe bir eksiklik duygusu yaratıyor. Jamie futbol oynayamadığında, boks yapamadığında ona “seviliyorsun” demek yerine, onu nasıl daha güçlü yapacaklarını düşünüyorlar. Erkeklik, onları da vuruyor.

Ve sonra, dev gibi bir olayın içinde, polisler evin kapısını kırıyor. Küçücük bir çocuk, devasa bir suçlamayla karşı karşıya. Jamie uyanıyor. Altını ıslatıyor. O ânı unutmak zor. Çünkü orada, o yatakta yatan çocuk, şiddetin çocuk yüzü. Ve artık onun adı: altını ıslatan fail. Bu tezatlığı verebilmek adına onlarca polis dayanıyor kapıya. Sarah Banet-Weiser’in dediği gibi, sosyal medya ve popüler kadın düşmanlığı, genç erkekleri kendilerini nasıl tanımlayacaklarını belirleyen bir yapı sunuyor. Jamie gibi çocuklar, erkek olmanın ne anlama geldiğini ekranlardan öğreniyor. Onlara güçlü olmaları, reddedildiklerinde bunu kabullenmemeleri, incitildiklerinde daha sert geri dönmeleri öğretiliyor. Popüler kültür, erkekliği onaylanma ve tahakküm üzerinden şekillendirirken, Jamieler kendilerini bu dünyanın içinde var etmeye çalışıyor. Şiddeti yeniden ve yeniden üreterek. Tek varlıkları olan şiddete tapınarak.  Jamie'nin hikâyesi, bir neslin nasıl şekillendirildiğini, sosyal medyanın genç erkekleri nasıl yönlendirdiğini, hegemonik erkekliğin nasıl bir hapishane kurduğunu anlatıyor.  Polisler yatak odasına girip Jamie’yi uyandırıyor. Ellerini kelepçeliyorlar, annesi ve babası gözlerinin önünde her şey darmadağın oluyor. Altını ıslatıyor Jamie. O yapmamış olmalı diyoruz, baksana o daha bir çocuk. Bir çocuk, henüz 13 yaşında, bir cinayetle suçlanıyor. Bir çocuk neden öldürür?

Bunu anlamayan, hatta anlamadığını bile fark etmeyen ebeveynler var. Adolescence, onların dünyasını da anlatıyor. Jamie’nin ebeveynleri kötü insanlar değiller. Aile içinde şiddet yok, fiziksel istismar yok. Ama anlamıyorlar işte. Oğullarının nasıl biri olduğunu bilemiyorlar, içinde büyüdüğü dünyanın dinamiklerini hiç kavrayamıyorlar. Nasıl bilecekler? Polis bir baba var, yasaları biliyor, suçun ne olduğunu biliyor ama oğlunun ne yaşadığını bilmiyor. Mesajlardaki simgeleri bilmiyor. Bugünün dünyasının kelimeleriyle konuşamıyor. Anlamadığı için de yanlış sorular soruyor. “Bir çocuk nasıl incel olabilir?” diyor şaşkınlıkla. Oysa sınıftaki diğer çocuklar için bu çoktan bilinen bir gerçek. Sosyal medyanın, erkeklik kültürünün ve hegemonik erkekliğin yeniden tanımlandığı dijital dünyada, ebeveynler tamamen geride kalmış durumda. Jamie’nin annesi Manda, daha duygusal bir figür, duyguları anlıyor ama o da her şeyi anlamakta zorlanıyor. Şefkat kurtarmıyor artık. Kadınlar, erkek öfkesine karşı tampon olma görevini üstleniyor ama bu da yeniden kuruyor döngüyü. Anne ve abla, babanın öfkesini yönetmeye, sertliğini yumuşatmaya çalışıyorlar. Erkek öfkesi patlamasın diye görünmez bir çaba sarf ediyorlar, onu sakinleştirmek, dış dünyayla arasına bir duvar örmek istiyorlar. O öfkeyi görünmez ve dahası meşru kılıyorlar. Ama bu tampon bölge sonsuza kadar dayanamaz. Gün gelir, o öfke patlar. Hem de geride bıraktığı her şeyi yakıp yıkarak. Anne, büyük kızına “Erkek arkadaşın sana göz kulak olabiliyor mu?” diye sorarken, yine aynı şeyi yapmıyor mu?

Tek plan çekim, bu kaosu hissettirmek için mükemmel bir araç. Boiling Point'te mutfakta yükselen tansiyonu tek bir akış içinde takip etmiştik. Orada mutfağın içindeki baskıya odaklıydık, bir de hiyerarşi ve kriz anlarının nasıl yönetildiğine. Adolescence’ta aynı yönetmen aynı tekniği başka bir gerilime uyguluyor: Hayatın içindeki kaos, günlük hayatta biriken öfke, anlık değil sürekli devam eden ve gözle görülmeyen şiddet. Burada sürekli bir sıkışmışlık var. O sıkışmışlık, ergenliğin doğasıyla birleşince şiddet olarak ortaya çıkıyor. Dizi, tek bir kişiyi, tek bir anı değil, şiddetin birikme sürecini gösteriyor. Kamera, Jamie’nin yüzünde uzun süre kalıyor, bir odaya girip çıkıyor, hiç kesilmeden devam eden bu plan, şiddetin nasıl geliştiğini, ebeveynlerin bunu fark edemeyişini, toplumun ise en sonunda yalnızca ceza vermekle ilgilendiğini hatırlatıyor.

Para, ebeveynlerin hayatındaki tek gerçek belirleyici. İyi bir ebeveyn olmak, çocuğun geleceği için para biriktirmekle, ona maddi imkânlar sunmakla, iyi bir okul seçmekle ölçülüyor. Ancak çocuğun dünyasını anlamak, onun nasıl büyüdüğünü görmek, neyin içinde şekillendiğini fark etmek bu ölçütlerin hiçbirine dâhil değil. Bu yüzden kriz anı gelene kadar hiçbir şey sorgulanmıyor. Ebeveynler dünyayı biliyor diyoruz. Biz de yanlış okuyoruz kodları bana kalırsa. Ne biliyor ebeveynler? Kapitalist sistemin sorumlu bireyleri onlar. Hayatın acımasızlığını ve para kazanmak zorunda olduklarını biliyorlar o kadar.

Hikâye yine ölenin tarafından anlatılmıyor. Öldürülen kız çocuğunun ne hissettiği, nasıl korktuğu, nasıl kaçmaya çalıştığı değil; failin nasıl bir dünyaya sürüklendiği konuşuluyor. Faili anlamak, bir tür adaletmiş gibi sunuluyor. Ölenin sesi, geride kalan hikâyesi, yavaş yavaş siliniyor. Toplumsal hafıza, erkek öfkesini ve onun yaratılış sürecini anlatmaya her zaman daha hevesli. Ve sonra, taraflar oluşacak. Bir tarafta Jamie'nin masumiyetine inananlar, onun sadece yanlış yönlendirilmiş bir çocuk olduğunu söyleyenler. Onu anlamak isteyenler. Diğer tarafta, onun bir canavar olduğunu, affedilemez bir suç işlediğini savunanlar. İnananlar ve inanmayanlar. Sosyal medya ikiye bölünecek, mahkeme salonu bir savaş alanına dönecek. Oysa asıl sorulması gereken soru hala havada asılı duruyor: Neden öldü bu kız çocuğu? Kızın adı unutulacak. O artık sadece bir simge, bir cinayet dosyasında geçen bir kurban olacak. Ama fail, sonsuz bir merak ve analiz nesnesi haline gelecek. Onu konuşacağız, onu inceleyeceğiz, onu anlamaya çalışacağız. Çünkü toplum, suçun kendisinden çok suçlunun hikâyesini anlatmayı seviyor.

Anne, Jamie’nin söylediklerini dinliyor. Ama dinlemekle anlamak arasındaki fark devasa. Baba ise çocuğunun en büyük korkusunun ne olduğunu bilmiyor bile. Onun için mesele, ahlaki bir bozulma, gençlerin yozlaşması, belki de fazla ekran başında vakit geçirmeleri. Baba, kötü olanı ancak porno izlemeye indirgeyebiliyor. Çocukların çevrimiçi dünyasında dönen sembolleri, kodları, alt metinleri bilmiyor. Sosyal medyada süregelen cinsiyet dinamiklerini hiç kavrayamıyor. Babası kendisini kemerle dövmemiş ve o çocuğunu böyle dövmedi. Neden yetmiyor? Yetmiyor, bugünü geçmişin örnekleri üzerinden anlayıp, onun için çözüm üretemiyoruz. Eksiğiz.

Ve sonra o an geliyor. Psikoloğun karşısında oturan Jamie soruyor:

“13 yaşında bir çocuktan mı korktun?”

O an, havadaki gerilim bir bıçak gibi kesiliyor. Cümlenin içinde saklı olan güç dengesi ortaya çıkıyor. Onun gözünde psikoloğun korkusu bir zayıflık, bir kayıp, bir itibar meselesi. Çünkü büyüdüğü dünyada erkeklik, korkutmaktan geçiyor. Birinin senden korkması, senin üzerinde bir güç kurduğunu gösteriyor. Güçlü olan, kazanan, hâkim olan erkek. Erkeklik krizleri, bu gücü kanıtlama ihtiyacıyla büyüyor. Jamie'nin gözünde, bir yetişkinin ondan korkması bir zafer gibi.

Jamie’nin hikâyesi sona ermiyor; yalnızca başka bir haberin, başka bir çocuğun, başka bir öfkenin içinde yeniden doğmak üzere bekliyor. Adolescence, bir suçun anatomisini çıkarmaktan çok, bu suçu mümkün kılan tüm sistemik öğelerin sessiz ittifakını açığa çıkarıyor. Ve tam da bu yüzden, rahatsız edici bir şekilde gerçek. Çünkü bu hikâye sadece Jamie’ye ait değil. Onun gibi erkek çocukların büyürken içine çekildiği dünyayı, fark edilmeden yeniden yeniden inşa ettiğimiz erkeklik kalıplarını, susturduğumuz öfkeleri ve görmezden geldiğimiz işaretleri anlatıyor. Bu anlatıdan çıkmak mümkün değil. Jamie, o sorusunu aslında hepimize soruyor:

“13 yaşında bir çocuktan mı korktun?”

Korkmalıyız. Onu yaratan, büyüten, yönlendiren ve hiç durmadan yeniden kuran sistemden öyle ise korkmalıyız.

Aslı Kotaman kimdir?
 

Aslı Kotaman Universitaat Ruhr, CAIS entitüsüne bağlı olarak diziler, filmler, medya dolayımıyla hayatımıza giren tüm içerikler üzerine çalışıyor.

Kotaman, lisans ve yüksek lisansını gazetecilik, doktorasını ve doçentliğini sinema alanında tamamladı.

Sanatın Erkeksiz Tarihi, Zihin Koleksiyoncusu ve Açıkçası Canım Umurumda Değil deneme kitaplarının yazarı Kotaman'ın akademik olarak yayımladığı Türkçe ve İngilizce makale ve kitapları mevcuttur.

Gazete yazılarına ve sosyal medya üzerinden yaptığı yayınlara devam eden Kotaman'ın çalışma alanları içerisinde diziler, film eleştirileri, feminist yazın, temsil, bakış alanları bulunuyor. 

Yazarın Diğer Yazıları

Birlikte dağılmak, yeniden kurmak

Yenilginin de bir kolektif değer taşıyabileceğini, bu kırılganlıkların susturulmak yerine paylaşılmasının politik ve düşünsel bir potansiyel içerdiğini savunuyorum

Nezaket mi, olur mu dersin?

Bir adım geri çekilmeye, başkasına yer açmaya, yükselen seslere incelikle yanıt vermeye var mısınız? Belki yollar bizim için kendiliğinden açılmaz, ama birlikte yürüyebiliriz. El ele…

İyi hisset(me) filmleri: Duyguların görünürlüğü ve hafızanın direnişi

Popüler kültür hangi duygulara yer açıyor, hangilerini görünmez kılıyor? ‘İyi hisset’ telkininin ardında saklanan anlatılar üzerine bir düşünceler ve bir film: Hala Buradayım

"
"