“Yalnız kalacağından korktum, yalnız ölmenden korktum, sevilmemenden korktum. Sır gibi sakladım bu duyguyu” dedi sarıldı.
“Korkma. Kadın kadının sırrıdır, sırrım senindir” dedim. Sarıldım.
Hiç konuşmadan, anlatmadan kalpten kalbe bir dil vardı evin kadınlarıyla aramızda. Sessiz bir dil. Sır gibi bir dil. Bu dil sadece bize aitti.
Sustuğumuzu da anlıyorduk, çığlığımızı da.
Canımızı yakanları da biliyorduk, canlarını yakmak istediklerimizi de. Birimizin hayali hepimizin hayaliydi. Hepimiz aynı kırılan yanımızdan sevilmek aynı kırılan yanımızdan korunmak istiyorduk.
Sadece bir bakışla, bir gülüşle… İşaret dili gibi. Kalpten kalbe giden bir dille anlıyorduk bunu.
Aşktan söz etmiyorduk, seksten söz etmiyorduk. Hayallerimizi süsleyen, bedenimizi ısıtan duygunun örtüsü altında kabuk bağlayan terbiyenin falakasıyla mosmor yaşıyorduk.
Her duygu bir başka duygunun sırrıydı. Öyle sırlar var ki herkes bilir ama konuşmadığı için adı ‘sır’ olur.
“İki kişinin bildiği sır değildir” sözü hangi erkil dönemde çıkmış bilmiyorum. Etimolojiyi boş verdim. Sır bizim hayatımızın başörtüsüydü. Yaşıyorduk, biliyorduk.
Susmanın, sessizliğin, susmaya zorlanmanın bu ortak dili (belki benim anadilim) evet parantezden çıkarıyorum bu sözü. Susmanın, saklanmanın bir dili vardı ve bu dil bizim anadilimizdi. Kadınların ve lubunyaların anadili. Bir sır gibi saklandığımız, o sığınakta konuşulan dil.
Bu öğrendiğim dil hayatımın her alanında kullandığım bir dile dönüştü sonrasında.
Sınıfta bir başıma otururken, etrafımdaki herkesten çok sıkılırken (ilköğretim zamanları) en arka sırada yine benim gibi sıkılan, akran zorbalığına uğrayan lubunyaya bakıp “korkma ben de buradayım” deyip aynı sırada oturma kararımız böyle bir dil.
Sevilmememden, yalnız kalmamdan korkan ablamın evin içinde koca baskısı gördüğünü, evin içindeki yalnızlığını bildiğim bir dil (çocukluk yıllarımda). Ne ses ne de söz var.
İlerleyen yıllarda İstiklal'de çarka çıkarken, yolun sonunun madi (kötü) olduğunu sadece bir bakışla anlatan ablalarım da oldu bu dili konuştuğum. Bardan çıktığım manitanın kötü biri veya çorcu (hırsız) olduğunu, çıkmamam gerektiğini, köşe başında paparonların (polislerin) olduğunu, arama olduğunu, hangi barda hangi içkinin kaçak olduğunu da konuştuğumuz sessizliğin dili. Kalpten kalbe.
İstiklal’de sabaha karşı yürürken İstiklal’in bütün ‘ötekilerinin’ gizliden gizliye birbirlerine güç verdiği, yan yana geçerken alıktığı (birbirini anladığı), aynı dilde güllüm, bazen de madilik alıktığı, bildiğimiz, tutunduğumuz, güç veren o dil. Başka türlü bir anlaşma biçimiydi.
Günlerden bir gün sabahın çok erken saatlerinde, insanların çoğunun evlere çekildiği saatlerde, köpekleri sokağa çıkardığım bir gece ertesinde... Tünel’e doğru inerken kaygıyla vitrinlere bakan kadını gördüm. Biraz yürüyor, arkasına bakıyor ve diğer vitrine geçiyordu. Köpeklerle yanından geçtim. Gözümün içine baktı, gözünü gözümden ayırmadan. Arkamı döndüm ve gözünün içine baktım.
“Ayşegüüüüüüllllll!’” diye çığlık atarak yanına koştum. “Ayyyyyy tanıyamadım kusura bakma” dedikten sonra sarılıp kulağına eğilerek “Arkandaki adamı fark ettim çaktırma.” dedim.
Ayşegül ismini nereden buldum bilmiyorum? Bilinçaltıma sonra ineceğim.
Meydana doğru yürümeye başladık. “Aşağıdan beri beni takip ediyor, ne yapacağımı bilemedim. Her yer erkek, kime ne söyleyeceğimi bilemedim. Siz nasıl anladınız?” dedi. “Gözlerinden” dedim.
Adamın üstüne atlayacaktım, istemedi. “İşe geç kaldım, şimdi olay çıkmasın” dedi. Adam da köpekleri ve Beyoğlu delisi beni görünce korkarak uzaklaştı zaten.
İşte bu dil böyle bir dildi. Sınıfta akran zorbalığına uğrayan arkadaşımı, evinde koca zorbalığına uğrayan ablamı, sokakta tacizci adamın zorbalığına uğrayan kadınları hiç konuşmadan anladığım dil. Anadilim.
Bu dil bize hayatın her katmanında öğretildi. Sesimizi kesmek isteyenlere, sözümüzün hükmünün sayılmadığı, duyduğumuzun yok sayıldığı, bedenimizin hasır altı edildiği, aşkımızın, aşksızlığımızın perde ardında yaşandığı, acımızın sarılmadığı bir haykırışın dili.
Şiddete, tacize, zorbalığa uğradığımızı anlattığımız, anladığımız, anlaşıldığımız dil. Yok sayıldığımız evlere, okullara, iş yerlerine, yataklara, sokaklara inat koca bir çoğunluğun kocaman haykırışı.
Bu tüm kadınların, LGBTi+’ların dili.
Bu dil sadece bize aitti.
Sustuğumuzu da anlıyorduk, çığlığımızı da.
Bizim dilimiz.
Bütün Ayşegüllerin anadili.