“Taksim kapatılıyor” demek daha doğru.
Bunun için metalden yapılmış portatif barikatlar meydanın ve meydana bağlanan caddelere açılan sokakların bir köşesinde hazır tutuluyor. Gerektiğinde barikatlar yan yana getiriliyor, plastik kelepçe ile birbirine bağlanıp “Taksim geçilmez” oyunu sahneleniyor.
Diyelim ki Gezi Pastanesi’nde bir arkadaşınızla buluştunuz ve Udonya’ya sushi yemeye gideceksiniz.
Birincisi Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) komşusu. Diğeri Topçu Caddesi’nin köşesindeki Point Otel’in altında.
İkisi arasındaki mesafe meydanı çaprazlamasına yürüyerek 485 metre. Uydurmuyorum, gerçekten bu kadar.
Polis “meydanı kapattıysa”, bu mesafeyi katedebilmek için AKM’den Hyatt’a kadar yürümelisiniz. O köşeden sola dönüp Divan’a yürüyecek, karşı kaldırıma geçecek ve polis bariyerlerini takip ederek Topçu Caddesi’ne ulaşacaksınız. Aşağı yukarı 2 kilometre, ölçmedim kesin rakam veremiyorum.
Meydanın yine böyle kapatıldığı bir günde Marmara Oteli’nin önünden T24’ün Lamartine Caddesi’nin köşesindeki ofisine yürüyebilmek için Valilik Basın Bürosu’nun torpilinden bile yararlandım; ne yapayım, yağmur yağıyordu mecburdum.
Ankara’da da Kızılay Meydanı aynı durumda.
Gerçi artık o tarihi Kızılay binası olmadığı için meydanın adı neden hâlâ Kızılay Meydanı bilemiyorum ama konser soruşturması açıldığında ilk iş Kızılay Meydanı’nı kapattılar.
Yani bu iki meydan belli ki çok önemli.
Yüz binlerce insanın Saraçhane Meydanı’nda toplanması kabul görebiliyor ama mesela 2 bin kişi Taksim Meydanı’na çıkarsa Allah muhafaza, kutsal hükümetimizin başına kim bilir neler gelir diye korkuluyor.
Her şehrin böyle sembolik meydanları var.
Mesela Çin’deki Tiananmen Meydanı böyle bir meydan. Elinde filesiyle bir tank birliğinin önünde dikilip yol vermeyen tek bir kişinin görüntüsü!
Onun için otokrasilerde böyle sembolik meydanlarda toplanmaya o ülkelerin rejimleri en sert tepkiyi gösteriyorlar.
Tersi de doğru tabii.
Bazı meydanlar da var ki o meydanlarda toplanmak, siyasetin doğası gereği.
Altına imza atmakla kalmayıp bir üst hukuk normu haline de getirdiğimiz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, “barışçı toplanma hakkından” söz ediyor.
Yani toplanıp sağa sola zarar vermeyeceksiniz, söyleyeceğinizi söyleyip kimseye zarar vermeden dağılacaksınız.
Ancak demokratik kurumların tam gelişmediği her yerde iktidarlar buna şüphe ile yaklaşır.
Beşiktaş’ta pazartesi günü toplanan üniversite öğrencileri, engellemelere rağmen Saraçhane’ye yürüdüler
1789’dan beri aynı endişe
İnsanların bir araya gelerek bir şeyi protesto etmelerinden duyulan endişenin nedeni, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin tarihinde yatıyor. Taaa 1789’dan beri!
Hayatında bir kere bile Paris’e giden bir turist, Paris’in bir yürüme şehri olduğu konusunda bir uzmanlık bilgisine sahipmiş gibi konuşabilir.
Paris gerçekten de yürüme şehridir. Aynı zamanda devrimin de şehridir.
Paris caddelerinde, sokaklarında vitrinlere ya da tarihi binalara bakarak yürüyen bir turist belki bunu fark etmez ama bu ikisi arasında hayati bir bağ olduğunu ben söylemiyorum, tarihçi Hobsbawm söylüyor.
Hobsbawm bazı kentlerin devrim için çok uygun olduğunu düşünüyordu.
Büyük tarihçinin tanımına göre nüfusu yoğun ancak yerleşim alanı yürüyerek katedilebilecekten daha büyük olmayan kentler, “isyan çıkarmak ve ayaklanmak için en ideal” kentlerdi.
Yani Saray yetkililerinin endişelenmesine gerek yok, İstanbul bu tanıma uymuyor.
Yürüyüşler için en ideal mekan
Hobsbawm büyük mimar Haussmann’ın Paris’in büyük kentsel dönüşümünü gerçekleştirirken ne yaptığına dikkat çekiyor:
“Kentsel dönüşümün olası ayaklanmalar üzerinde büyük olasılıkla kasıtsız bir başka etkisi olmuştur. Bu yeni ve geniş bulvarlar, popüler hareketlerin gittikçe önem kazanan bir bileşeni, yani kitlesel gösteriler ya da daha doğru bir deyişle toplu yürüyüşler için ideal bir mekân sunmaktaydı. Bulvarların dönel kavşakları ve dairesel meydanları sistematik şekilde düzenlendikçe çevrelerindeki meskûn alanlardan daha etkin biçimde soyutlanmış ve böylelikle bu tür toplaşmaların isyanın ön hazırlıklarına değil de törensel yürüyüşlere dönüşmesi kolaylaşmıştır.”
Artık bir isyana yol açmasa da bu “törensel yürüyüşleri” de ihmal etmemek gerekir.
Sizinle aynı görüşü paylaşan, aynı şeylerden endişelenen insanlarla birlikte yürümek sihirli bir şeydir.
Kişi, kolektif arzuların yarattığı selin içinde artık korkusuzdur, her şeyi başarabileceğine inanır.
Öfkesinin, korkusunu yok ettiğini görür ve kendisi bile buna hayret eder. O kitlenin içindeki her birey kendi gözünde bir kahramana dönüşür.
Onun için meydanlarda toplanan insanları gazlayarak, copla döverek yıldırmak da zordur.
Hiçbir kitle hareketi sonsuz değildir.
Aklı başında olan kamu yönetimi, gösteri yapan kitlenin çevreye zarar vermesini ya da çevreden zarar görmesini engelleyecek tedbirleri alır ve kitle hareketinin sönümlenmesini bekler.
Bu sönümlenme gösteri yapanlar açısından bir mağlubiyet olmadığı gibi protesto edilenler açısından da zafer değildir.
Benzerinin tekrarlanması için insanlara “yeter artık” dedirtmek yeterlidir ki bunu başarma gücü de sadece iktidar gücünü kullananda vardır.
Çelişkili gibi görünüyor ama değil.
Kitlelerin harekete geçmesinden korkan rejim kitlelerin damarına bastıkça, harekete geçmeleri için uygun ortam yaratır.
Victor Hugo 1793 isimli romanında devrim öncesi Paris’i şöyle tanımlıyor: “Her şey korkunçtu ama kimse korkmuyordu.”
Sokaktaki sıradan insanın artık korkmadığının farkına varmak ise otokratları en çok korkutan şeydir.
gazeteoksijen.com'dan alınmıştır.
Mehmet Y. Yılmaz kimdir?
Mehmet Yakup Yılmaz, 1956 yılında Malatya'da doğdu. İlkokulu Antalya Devrim İlkokulu'nda, orta okul ve liseyi parasız yatılı olarak Denizli Lisesi'nde okuduktan sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat ve Maliye Bölümü'nden 1977 yılında mezun oldu
Gazeteciliğe SBF öğrencisi iken 1975 yılında Ankara'da Mehmet Ali Kışlalı yönetimindeki Yankı Dergisi'nde başladı. Derginin Yazı İşleri Müdürlüğü görevini bir süre yürüttü.
12 Eylül 1980 darbesi öncesinde Türk İş'e bağlı Yol İş Federasyonu ve YSE - İş sendikalarında basın müşaviri olarak görev yaptı, sendika gazetesi ve dergilerini yayınladı.
Askerlik görevi Kara Harp Okulu'nda yapıldıktan sonra İstanbul Gelişim Yayınları'nda mesleğe geri döndü. Gelişim Yayınları'nda Erkekçe ve Bilim dergilerinin Genel Yayın Müdürü Yardımcılığı ve ardından Gelişim TV Dergisi Genel Yayın Yönetmenliği görevlerinde bulundu.
1985 yılında Hürriyet'e geçti ve Hürriyet Dergi Grubu'nu kurdu. Tempo, Blue Jean, Playmen gibi dergileri yayınlandı.
Daha sonra Dönemli Yayıncılık Genel Müdürlüğü görevine getirildi. Ercan Arıklı ile birlikte Dönemli Yayıncılık'ın 1 Numara Yayıncılık'a dönüşmesi sırasında Genel Müdürlük görevini üstlendi. Aktüel, Cosmopolitan, Penthouse, Oya gibi dergilerin kurucu genel yayın müdürü oldu. Bugüne kadar 30'u aşkın derginin kuruculuğu yapıldı.
1995 yılı başında Posta gazetesini yayınladı. Aynı yıl sonunda Fanatik gazetesini, 1996 yılı sonunda ise Radikal gazetesini kurdu, genel yayın müdürlüğünü yürüttü.
2000 yılında Milliyet Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğüne getirildi. Bu görevi 5,5 yıl sürdürdükten sonra Doğan Burda Dergi Grubu'nun CEO'luğu görevini üstlendi.
2005 yılından 2018 Eylül ayına kadar Hürriyet gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Ekim 2018'den itibaren T24'te yazmaya başladı.
Gazete köşe yazılarından derlenen "Kırmızıyı Seçtim, Aşk Mavinin Altındaydı", "Benden Selam Söyleyin Bütün Aşklarıma", "Aşktan Sonra Hayat Var Mı", "Şaşırma Duygumu Kaybettim, Hükümsüzdür" isimli kitapları yayımlandı. "Aşk Herşeyi Affeder mi" isimli uzun hikâyesi kitap olarak yayınlandı.
"Türkiye medyasında en çok yayın başlatan gazeteci" olan Mehmet Y. Yılmaz, güncel politik gelişmelerin yanı sıra, deneme tarzındaki yazıları ve futbol üzerine yaptığı yorumlarıyla da biliniyor.
|