09 Nisan 2022

Koklamaya kıyamam benim güzel manolyam

Köklerini bir toprağın içine salmadan, onunla bütünleşmeden hangi ağaç büyüyebilir? Bizlerin de ihtiyaç duyduğumuz toprak aşktır arkadaşlar! Başlangıçta bizi sadece heyecanlandıran kişiyi içine alarak, büyütüp besleyebilecek bir toprak!

Benim için baharın başlangıcı Bebek'teki dev manolya ağacının açmasıdır.

İnşirah Yokuşu'nun hemen başında, ilkokulun yanındaki beyaz köşkün bahçesindeki manolya ağacı, benim görebildiğim kadarıyla kendi türünün dünyadaki en güzel örneklerinden biridir.

Evet bu ağaçla bir gönül ilişkim var ama bu, yargılarımı etkilemiyor.

O ağaca neden bu kadar bağlıyım ve neden her sene o eşsiz güzellikteki çiçeklerini açmasını heyecanla bekliyorum, yanıtını asla bulamadığım sorular bunlar.

Bir kadın olsaydı keşke, o zaman daha anlamlı bir ilişkimiz olurdu.

Onunla bir şişe şarabı paylaşamam, ona yemek yapamam, ona hoşuna gidecek armağanlar veremem.

O da benim beklentilerimi karşılayamaz zaten.

Göğsüme yaslanıp uyuyamaz, kendimi iyi hissetmem için ne kadar yakışıklı olduğumu söyleyemez vs.

Ama gittiğim yerlerde açmış bir manolya görürsem zihnimde onunla kıyaslarım.

Kışın yaprakları dökülen bir cins bu.

Bilimsel adı 'Magnolia liliiflora'. 'Mulan manolyası' da deniliyor.

Bitki ansiklopedilerinde bu kadar büyüyebilecekleri belirtilmemiş ama o büyümüş.

Tabii uzak akrabası 'Magnolia grandiflora' kadar büyümesine olanak yok.

Hele de İstanbul'da onlarla boy yarışına girişemez.

Ama çiçek açmış haliyle 'benim' diyen 'grandiflora'yı susuz gönderir, iddialıyım.

Bu söyleyeceğimin hiçbir bilimsel temeli olmadığını biliyorum elbette ama bu iki türün gelişmesi, güzelliklerini insanlara sergilemelerindeki cömertlikle ters orantılı.

Büyük yeşil yapraklı olanlar nazlı nazlı büyük beyaz çiçekler açar, insanlara güzelliklerini gıdım gıdım verirler.

'Liliiflora'lar öyle değildir, her şeylerini bir an önce ortaya sererler, gönlü geniş ağaçlardır.

Beyaz, mor, pembe renkli olabilir çiçekleri.

Bu yüzden de çabuk yorulurlar, büyümeye üşenirler.

Baharın geldiğini her şeyden önce o pembe-beyaz çiçeklerin Bebek'teki ağacın her yanını basmasıyla anlarım.

Bu sabah yürüyüş rotamı biraz değiştirerek bir kez daha altından geçtim.

Her bahar yazarım

Bahar gelmiş, o muhteşem çiçekler adeta patlamış.

Çiçekler, yerini taze yeşil yapraklara bırakana kadar da sık sık oradan geçmeye çalışırım.

Rüzgâr zaman zaman çiçekleri yola döker, basmaya kıyamazsınız.

Her bahar başlangıcında Bebek'teki bu anıtsal ağaç çiçeklendiğinde bunu yazarım.

Bu yazı size yabancı gelmiyorsa nedeni budur.

İsterim ki daha önce duymayanlar da gidip görsünler.

Ben de tekrar tekrar görmeye doyamam.

Bahçedeki köşkün hem eski hem yeni sahipleri nezaket gösterip beni davet de ettiler, iki kez o güzelliği bahçenin içinden de görmek, altında oturmak olanağım oldu.

Radikal'de yazmıştım, bir keresinde o ağacın altından geçerken arabanın radyosunda İspanyolca bir şarkı çalıyordu: 'Yo Soy La Tierra De Tus Raices (Köklerinin toprağıyım)!

Fıkır fıkır bir Latin şarkısı. Rosana söylüyor, adı 'El Talisman'.

Aşkı bundan güzel tarif eden belki başka birçok şiir, şarkı sözü vardır ama benim için bu basit sözler sanki evrendeki her şeyi açıklıyor gibi.

İçinde bir kök beslemeyen toprak, toprak mıdır?

Tersinden de sorabiliriz. Köklerini bir toprağın içine salmadan, onunla bütünleşmeden hangi ağaç büyüyebilir ki?

Bizlerin de ihtiyaç duyduğumuz toprak aşktır arkadaşlar! 

Başlangıçta bizi sadece heyecanlandıran kişiyi içine alarak, büyütüp besleyebilecek bir toprak!

Kökle toprak birleştikçe, birbirinden ayrılmaları imkânsız hale geldikçe yaşamın derin anlamına da ulaşabiliyoruz.

Kök ve toprak olabilmeyi başardığımızda da güzel çiçekler açabiliyor dünyamızda. 

O ağacın bu kadar özel olmasının bir nedeni de bir ilkokulun bahçesine doğru dallarını uzatmış olmasıdır belki de diye düşünürüm.

İlk kez âşık olduğumda ilkokul 1. sınıftaydım.

Ankara Maltepe Deneme İlkokulu!

Görünce kalbimi yerinden fırlatan İncigül tabii ki sınıfın en tembel öğrencisi olan bana bakmıyordu.

Okumayı birinci sınıfta, okullar tatile girmeden sadece iki hafta önce sökebildim.

Tembel değil, hayalci bir çocuktum.

İlgiyi hak etmek

Dikkatimi derslere vermeyi öğrenebilmem için ilkokul dörde kadar beklemem gerekti.

Ama İncigül'ün varlığımın bile farkına varmadan bana verdiği dersi hiç unutmadım: Kızların dikkatini çekmek istiyorsan, bunu hak etmelisin.

Rahmetli annem ani zihin açıklığımı ilkokul dörtte öğretmenimin değişmesiyle açıklıyordu ancak ben içten içe biliyordum ki buna neden olan İncigül'dü.

Hepimiz ilk aşklarımızı ilkokulda yaşarız.

O ilk aşklar hiçbir zaman ifade edilemiyor belki ama benim manolyam, dallarının altında hangi sessiz aşkların yaşandığını gayet iyi biliyor olmalı.

Kim bilir böylesine cömert bir güzelliğe sahip olmasının nedeni yapraklarını, çiçeklerini bir ilkokulun bahçesine döküyor olmasıdır.

Belki de üzerindeki her çiçek, anlatılamamış, sessizliğe mahkûm edilmiş o masum aşklardan alıyor güzelliğini.

Belki de yola döküverdiği her taç yaprağı, ilan edilmemiş bir aşk için akıttığı gözyaşlarıdır. Vakit geçmeden sevgilinizle el ele tutuşun, o ağacı izlemeye gidin.

Toprağı, ağacı, köklerini hissedin, sevgilinize sarılın, bir bahar daha göreceğiz diye şükredin.

İstanbul'da yaşamıyorsanız da dert etmeyin, bu güzel memleketimizin her bir köşesinde, cinsleri farklı da olsa bir anıtsal ağaç mutlaka bulursunuz.

Birileri eline baltayı almadan kendi ağacınızı bulmanızı öneririm.

Bir mimozaya ne dersiniz mesela?

Birçok kişi mimoza ile Kıbrıs Akasyası'nı karıştırır, ikisi de minik sarı topçuklar halinde çiçek açar.

Mimozanın yaprakları eğrelti otunu çağrıştırır, oradan ayırt edebilirsiniz.

Bana minik yuvarlak sarı küpeler takan bir genç kızı çağrıştırır mimoza.

Bir genç kız kadar da kolay kırılır zaten, hırpalanmaya gelmez, boynunu büküp küser. "Mimoza pudica"ya "küstümotu / küstümçiçeği" de derler bu yüzden.

Adalar'da kıyım

Geçen gün sosyal medyada gördüm.

Bazı çiçekçiler Adalar'daki mimozaları vahşice kesiyorlarmış.

Çiçeklerini satabilmek için.

Bahar gelip ağaçlar canlanmaya başladığında ağaçları böyle budarsanız küstürürsünüz, hatta ölümlerine bile yol açabilirsiniz.

Doğada kendiliğinden yetişen ağaçları kâr hırsıyla yok etmeyin efendiler.

Washington'da her sene Japon kirazlarının çiçek açtığı günler bir festival havasında kutlanıyor.

Kiraz çiçeklerinin açması nedeniyle kutlama yapılan Japonya'yı da unutmayalım.

Her sene kirazların çiçek açacağı gün meteorologlar ve botanikçiler tarafından tespit ediliyor ve o gün yüz binlerce insan o ağaçların pembe bir gelinliğe bürünmesini heyecanla bekliyor.

Benim kişisel baharım da İstanbul manolyalarının çiçeklerini açmasıyla başlıyor. Nisan ayına girdik, farkında mısınız?

Yakında can eriği, yenidünya da tezgâhlarda boy gösterecek.

Ardından kiraz gelecek, çalışma değil, sevişme aylarına geldiğimizi müjdelemek için.

Bitmek bilmeyen bir tartışma başlatabilirim: Kiraz mı daha seksidir, çilek mi? Ve arkadaşlarla yeni bir yaz için daha kadeh kaldıracağız, dilimizde her yıl hep aynı tekerlemeyle:

Kaç bahar kaldı? Kaç yaz göreceğiz?

Bir kadeh manolya ya da mimoza alır mıydınız?

Manolya ve mimozadan söz edince, baharı karşılamak için sevdiceğinize yapabileceğiniz iki kokteyl tarifi de vereyim dedim.

Fransa Kralı 15. Luis'nin metresi olarak nam salmış Madame Pompadour'un da bir sözünü izninizle hatırlatmak isterim, şöyle diyor:

"Bir kadının güzelliğini artıracak en iyi şarap, şampanyadır."

Bazı gece kulüplerinde şampanyanın neden sular seller gibi aktığını açıklamaya yarayabilir bu söz.

Şampanya, prosecco ya da doğal köpüren bir şarap ile "mimoza" yapabilirsiniz.

Önceden soğutulmuş bir flüt şampanya kadehinin beşte birine kadar taze sıkılıp süzülmüş portakal suyu koyun. Üzerine yarım shot bardağı portakal likörü ekleyip kadehi şampanya ile doldurun. Hafifçe karıştırın, çok karıştırıp gazını kaçırmayın tabii. Bir dilim portakal ile süsleyip servis edebilirsiniz.

Bir de "manolya" tarifi vereceğim.

Kim bilir belki Bebek'teki barmenler, semtimizin güzel manolyasını görmeye gelen hemşerilerimiz için menülerine bu kokteyli de eklerler.

Tarif, doğal olarak iki kişilik. Bir shot bardağı burbon, bir shot bardağı Grand Marnier ve iki-üç damla şeker şurubunu shaker'a koyup buzla çalkalayın.

Tepeleme buz konulmuş 'old fashioned' bardaklara paylaştırıp üzerine soda ekleyin. Portakal kabuğu 'twist' ile süsleyin.

Hanımefendileri bahar havasına daha hızlı sokmak isterseniz, onun da çaresi var tabii.

Bir "Çılgın Rus" yapmayı herkes başarabilir, üstelik çubukla karıştırmaya da gerek yok.

Soğutulmuş bir flüt kadehe bir shot bardağı yumuşak içimli bir votka koyun (marka yazamıyoruz biliyorsunuz, reklam sayılıyormuş, yasak!) sonra üzerine şampanyayı boca edin.

Akşamdan kalma kalktığınız sabahlarda kahvaltıda da iyi gider, çivi çiviyi söker, onu da söylemiş olayım.

Not: Alkollü içkileri tüketirken azının karar, fazlasının sağlığa zararlı olduğunu, alkolün aynı zamanda şeker olduğunu hep aklınızda tutun. 



Mehmet Y. Yılmaz'ın bu yazısı, Oksijen gazetesinden alındı.

Yazarın Diğer Yazıları

Yalnızlık korkusunun tek ilacı aşktır

İnsanoğlu gerçekten tuhaf bir yaratık. Stres altındayken ya da bir travmanın hemen içindeyken sarılacak birilerini arıyor, bu katalizör ortadan kalktığında ise gözü hemen dışarıya açılıyor. Ama bizi yalnızlıktan koruyabilecek tek şey aşktır!

"Azgın teke" demeden önce dur ve düşün

87 yaşındaki bir erkeğin, 80 yaşındaki eşini cinsel olarak hâlâ çekici bulması ne kadar şahane bir şey, değil mi? Ne zaman biteceği belli olmayan bir hayatı yaşarken, yanındaki kadına böylesine tutkuyla bağlı olabilmek! "Dört kitabın manası, budur eğer var ise!"

Bir hadise var can ile canan arasında

Karşılıklı emek vermeden ilişki yürümez. Herkesin sevgilisinden beklemeye hakkı olan bir şeydir bu. Bu zahmetlere değmeyeceğini düşünüyorsanız, size düşen o klasik konuşmayı yapmaktır