20 Mart 2022

Çok mu "Yüzeysel"? | Haydar Ergülen'in "toplumsal tipikleri" ve sosyolojinin kerameti

Haydar'ın sosyolojik denemeleri hakkında ne düşünür, ne yazarım deyip okumaya başladığımda sosyolojiyle beslenen bir "hayat mektebi" tecrübesinin, edebiyatla neticelenen bir gözlem gücünün nelere kâdir olabileceğini tekrar ve sevinerek anladım

Yıllarca ilk ismiyle hitap ettiğiniz bir arkadaşım olduğundan yazının başlığında soy ismini kullanmam gereği dışında bir "garipseme" yaşamadım bu metni yazarken. Bu nedenle, izniniz olursa bundan sonra kendisinden Haydar olarak bahsedeceğim. Evet, tabii ki ünlü (hatta "çok" olanından) bir şair Haydar ama, benim için tabii ki aynı zamanda en eskilerden bir yoldaş, bir sosyolog. ODTÜ Sosyoloji lisanstan sınıf arkadaşım, aynı dersleri aldığımız, Ünal Nalbantoğlu ya da Bahattin Akşit gibi hocaları (onlar da henüz genç insanlardı, henüz "âlim hoca" sınıfına yükselmemişlerdi) sorularımızla terlettiğimiz (ya da öyle düşünüyorduk!), kantinde birbirimize çay ısmarlayıp, dönemin edebiyat dergilerindeki yazılara dair sohbet ettiğimiz, okuldan sonra da asla ayrı düşmediğim en hakikisinden, "güzel" arkadaşım. Çok da velût bir yazar, birbiri ardına yayımladığı şiir kitaplarının yanı sıra sürekli denemeler, değiniler, anıştırmalar yazmaya da zaman buluyor. İyi de ediyor. Geçenlerde buluştuğumuzda bana "Yüzeysel" isimli kitabını hediye etti, üstelik kalemime uygun bir alt başlığı var: Toplumsal Tipikler. Akademik anlamda yıllarca "eğitilmiş" ben, kadim "lisans" arkadaşım Haydar'ın sosyolojik denemeleri hakkında ne düşünür, ne yazarım deyip okumaya başladığımda sosyolojiyle beslenen bir "hayat mektebi" tecrübesinin, edebiyatla neticelenen bir gözlem gücünün nelere kâdir olabileceğini tekrar ve sevinerek anladım.

Tabii ki, iyi bir üniversitedeki iyi bir sosyoloji lisans bölümünün kuramsal donatıları, yöntem teknikleri, gözlem yordamlarıyla mezun olan birinin hayatında da bunları kullanma imkânı vardır ve bu bir şanstır. Ama Haydar'ın Yüzeysel isimli kitabındaki yazılarında ("denemeler" diye de isimlendirilebilir) bundan çok daha fazlası var! Sadece sosyoloji bilgisiyle açıklanamayacak ama ondan ilham aldığı aşikâr ama onun da bir adım ötesine geçen bir derinlik, şaşırtıcı bir duyarlık var. Sosyoloji öğrencileri ve meraklı olanlar iyi bilir, sosyolojinin temel kuramcılarından olan Max Weber'in "ideal tipler" olarak isimlendirdiği, gerçek hayatta birebir karşılığı olmasa da, işaret ettiği tipolojileri (Haydar, kısaltarak "tipikler" diyor) anlamamıza yarayan ("heuristik", yani "sezgisel") bazı kuramsal araçlar, daha doğrusu, yol gösteren kuramsal "kurgular", "modeller" vardır. Bunların (ideal tiplerin) hayatta tam olarak karşılığı olmaması beklenir, çünkü birçok gerçekliğin bileşkesi olarak hem varolan (ya da olmuş) gerçeklikleri kapsar, hem de olabilecek yeni gerçeklikleri de kapsayabilme imkânı sunmalıdır. Burada, tabii ki, sosyoloji kuramcılarının pek sevdiği türden Marx, Weber karşılaştırmalarına, eski usul materyalizm-idealizm tartışmalarına falan girecek değilim. Zaten Bourdieu'dan sonra Marx ile Weber arasında uzlaşmaz bir fark olduğu iddiasının da bir anlamı kalmadı, "materyalist" kalmanın sınıfsal bir tutum, bir siyasal pozisyon almak olduğunu anladık. Bu kuramsal değiniyi şu nedenle yazmak zorunda kaldım, çünkü artık eskilerde kalması gereken bir "refleksle", Weber'in ismi işitince "burjuva" kuramına girdiğimiz, materyalizmden uzaklaşacağımız düşüncesinin artık terk edilmesi gerektiğine inanıyorum. Zaten bu kitaptaki denemeleri okurken Haydar basbayağı materyalist bir bağlamda, yazdıklarına tarihsel katmanlar ekleyerek ve üstelik kendisi de kalarak yazıları kotardığını rahatça görebiliyorum. Tarihsel bağlam derken, daha çok Haydar ile kesişen kişisel tarihlerimize (artık 60'lı yaşlarımızdayız) göndermede bulunan, "yoğun" ve "hızlandırılmış" bir Türkiye modernitesi altında ezilen, deyim yerindeyse, bir "abondene olma" durumunu da üzülerek hatırlıyor ve bu noktada sadece susuyorum. 

Bu kadar kitabî laftan sonra metni oluşturan 29 harften (kitabın arka kapağında 29 "toplumsal tipik", "yüzeysel" bir alfabe deniyor) sadece birine bakarak (ODTÜ'lü olmaktan mı nedir en çok onu sevdim), buraya kadar söylediklerimi biraz daha anlaşılır hâle getirmeye çalışacağım. Denemenin başlığı "Kır Dümbüğü" (s. 67), unutmayalım, pek aziz memleketimizde her an karşımıza çıkacak bir "karakter" tipolojisi (evet, bir "ideal tip") ve tabii ki karakter itibariyle pek de ideal değil! Yine kuramsal bir parantez açmam gerekiyor: "ideal" derken hiçbir olumlamada bulunmaz Weber, sadece bir "toplam", bir "bileşke" olarak "ideal" olan bir kurgudan, bir modellemeden söz eder. Neyse, sözü geçen denemeye dönelim; Harika bir girişle, 1976 ODTÜ yurtlarındaki bir odadan söz ediyor ve onu tanımlarken "denizgörmüş" demeyi de ihmal etmiyor. Alın size tarihsel bir çıpa, stepin ortasındaki Ankara'da "lebiderya" oda ne arar demeyin. Deniz Gezmiş'in yurtlarda kaldığı odalara "denizgörmüş" denirdi o yıllarda. Kurşun izlerinin dış duvarlarında hâlen durduğu yurtların, kolanın zinhar satılmadığı kantinlerin, aylarca süren boykotlar nedeniyle, sonrasında tatillerin askıya alındığı yaz sıcaklarında eğitime devam edildiği devrimci hülyalı günlerin, bol yıldızlı gecelerin zamanı. Devam ediyoruz, orada o odada, hapisten yeni çıkmış ve okula geri dönmüş bir Egeli gencin "kır dümbüğü" diye tanımladığı birinden söz ediyor Haydar. Bu tabiri ilk kez duymuş. "Kır dümbüğü" ne demeye geliyor acaba? Eskişehir taşrasından gelen Haydar'ın, Ege taşrasından gelen (aksanından tam olarak nereli olduğunu kestiremediğini özellikle belirtiyor) gelen bu genç insanın ağzından ilk kez duyduğu bu kullanımı ben de ilk kez duydum bir taşra Ankaralısı olarak. İstanbul'da yaşamaya başladıktan sonra ve hele bir de çocukluğunuz 60'ların Ankara'sında geçmişse, ilk fark ettiğiniz Ankara'nın, olsa olsa taşranın başkenti olduğu oluyor.

Haydar'ın yazdıklarına dönersek: Artık sosyolog kimliğinden sıyrılan (bence bu yazıların en önemli artısı) ve kendi edebî dünyasına dönen, yaşı da artık kemâle erdiğinden olacak, görmüş geçirmiş, müstehzi bir üslupla devam ediyor. Ege şivesinin o tatlı telaffuzu nedeniyle ilk başta "hoş" bir insan tipolojisinden söz edildiğini düşünmesine rağmen, anlamını merak edip öğrendiğinde, şaşkınlıkla o tabirin berbat bir karaktere işaret ettiğini anlar. İlk bakışta zararsız görünen ama hızla büyümekle kalmayıp etrafındaki bitkileri, köklerini de saran "yağmacı" bir bitkinin "hıyara" benzeyen meyvesini temel alıyormuş bu tabirin esası. En azından ben öyle anladım. Doğruysa, taşralı, azgın, nadan bir "hıyar"dan söz ediyoruz. Böylesine "kır dümbüğü" denmez de ne denir? Tabii ki taşra düşmanlığı yapmıyorum, sadece her ortamın iyisinin de kötüsünün de olabileceğini hatırlatıyorum. Demem o ki, kır dümbüklerini sadece taşrada yağmalamaz etraflarındaki dünyayı, şehirlere göç ettiklerinde (bir başka Türkiye sosyolojik gerçeği), oralarda da, sadece çayırlarda, çimenlerde, değil, sokaklarda, apartmanlarda, artık aklınıza ne gelirse o "yapılarda" saldırır durur, gözü doymaz, benzerlerini teşvik eder, bir sel olur şehir mekânını göçertmeye çalışır. Bir küfür olarak kullanımını, sözlüklerdeki anlamını tabii ki biliyordum "dümbük"ün ama bu yerel ağızdaki kullanımı, bence bir ideal tipin varolan ve olabilecek olan hangi gerçeklikleri kapsayabileceğinin iyi bir örneği. Şahsen "sosyolojik" bir haz almış da olsam, Ergülen okuyucusunun bambaşka hazlara yönelebileceğini görebiliyorum. Çünkü, bu noktada durmuyor Haydar, örnekler yoluyla "kır dümbüğüyle" boğuşmaya, bu "tipik"in benzerleriyle hesaplaşmaya ("helalleşmeye" değil, asla!), kendi "düzgün insan" hâliyle savaşa duruyor. İyi de ediyor.

Kitaptan feyz aldığım bazı diğer bölümlerden de söz etmem gerekir. Örneğin, A harfine göndermede bulunan ilk denemede (Adı Lazım Değil, s. 9), bir distopya "söylencesinden" bahisle, kimlikler yerine cep telefonlarının kullanılacağı karabasanına "trajikomik" bir benzetmeyle işaret ediyor: söylenti o ki polisler, "çıkarın cep telefonlarınızı!" diyerek kontrol yapacaklarmış. Evet, ne yazık ki, cep telefonu benzeri mobil cihazlar vasıtasıyla yapılacak kimlik tespitine fazla kalmadığını ben de düşünüyorum. Bir başka deneme olan Münkir Münafık'ın (s. 77) hemen başında, belki de benim gibi okurlara göz kırpan (Freud göndermeli) bir "hatırlama terapisi"nden dem vuruyor. Sanırım içindeki "sosyolojik tipik" susmuyor, dile geliyor, "belki de ilk kez terapi sözcüğünü bu bağlamda kullanıyorum", diyor. Hatırladıkları ne ola? Şiirimize dair, tartışılabilir ama oldukça ilginç anıştırmalar. Sanki, herkes tarafından kabul görmüş gibi, ardı ardına, Kazak Abdal'ı "birinci yenici" ("garip"), Kaygusuz Abdal'ı "ikinci yenici" ilan ediyor. Tecahülüarifane dedikleri bu olsa gerek! Demem o ki, bu denemelerde kazılacak çok gömü var. 

Devam edelim: Sayfa 88'de başlayan Özben Hepicik (Ö harfine göndermede bulunan) isimli denemedeyse, örneğin "narsisizm" çalışanların işine yarayabilecek eğlenceli bir "lügatçe" sunuyor. Narsist Ben'in olası sözcükleri: benben, benkereben, dahaben, enben, ilkben, sonben, senben, çokben, bakben, yineben, birben, tekben, hepben! Instagram sayfalarında dolaşır gibi oluyorum bu "ben"ler sağanağının altında, üstelik çok iyi farkındayım, benlerin bu marazî pornografisinin pek de tedavisi mümkün değil. Aynı denemenin sonunda güzel bir küçük İskender şiiri ve yine, bu sefer böylesi "ben"lerden oluşabilecek bir "biz"e dair önemli bir uyarı var. "Biz diyenlerden korkacaksın, hele bir de biz beraber diye başlamışsa söze daha da korkacaksın! "Toplumsal hareketler" diye bilinen, kitlelerin harekete geçtiği anlara (linç de buna dahildir mesela) göndermede bulunan (benlerin kötücül bizlere dönüşebileceği) sosyoloji derslerinde kullanılacak sağlam bir malzemeyi bu kadar kısa bir yazıya sığdırmak ustalık gerektirir. Vefa Abidesi başlıklı (s. 133) denemenin sonuna doğru değindiği, hayvanlara saygı göstererek insan olduğunu hatırlamakla ilgili paragraf da benim açımdan çok öğretici oldu. İnsan hayatı, eğer doğru dürüst yaşandıysa, başından sonuna bir "hatırlayabilme" edimidir. İnsanlığın mirası dediğimiz şey, yani kültür, öte yandan bir miras, bir "unutmama" mesleğidir. Haydar'ın sözlerini takip edelim: "Kimse bilmez, ama hayat unutmaz, tabiat unutmaz, kediler, köpekler hiç unutmaz!"

Sadece 29 deneme de nedir, alfabe neden temel alınsın, harflere temel olan "tipikler" neye göre seçilmiş, neden daha fazlası yok diyenlere kitabın bitiminde güzel bir sonsöz var. Tabii ki "öznel" olarak seçilmiş, karşımızda bir sosyolog değil, sosyolojiden ilham alan bir gözlemci-edebiyatçı var, yazdıkları kadar yazamadıklarıyla. Belli ki, bu kitabı hazırlarken, her harf için birden fazla mümkün "tipik" yaratmış ilk elde, ama sonunda onlardan sadece birini tercih etmiş. Ayrıca, aklına gelenleri saklamamış, okurlarına, eğer canları isterse üzerlerine düşünsünler, hatta canları isterse listeyi genişletebilsinler diye ilham verici bir liste olarak tek tek sıralamış. Sahiden de, canı isteyenler bu tipiklere bir el atıversin, yenileriyle katmerlesin, bu "literatürü" olabildiğince zenginleştirsin. Haydar'ın aklına gelenlere örnek olsun diye U harfine bakabiliriz: Uçkuru Gevşek, "Utanmaz Adam", Uyağı Bozuk, Uysal Koyun, Uyuroğlu, Umum Müdür, Uyuşuk Bünye, Umur Görmüş. Heyecan uyandırıyor, değil mi? Sanırım, bizlere çaktırmadan, deyim yerindeyse "folklorik", bir "halk tipi" toplumsal tipikler haritası çıkaralım diyor. Gönülden destekliyorum.

Beni en eğlendiren bölüm sayfa 112'deki küçük bir not oldu. Şakulden İnhiraf başlıklı denemeden, bu arada, bu başlık bile meraklısında heyecan uyandırabilir. Nota dönersek: "Toplum mühendisliği" diye berbat bir şey vardır, sanırım siz de işitmişsinizdir. Ve ne yazık ki, bu tip işlere (toplumu tasarlamak, yöne vermek ya da "yoldan çıkarmak") teşne toplumbilimci, hadi açıkça yazalım, sosyologlar yetiştiren bazı sosyoloji bölümleri de bulunur, hem bu ülkede, hem de gavur ellerde. ODTÜ sosyoloji, mezunu olarak ve övünerek söylüyorum, hiçbir zaman böyle bir sosyoloji eğitimi vermedi, aksine eleştirel sosyoloji içinde değerlendirilebilecek ne kadar kuram varsa, öğrencilerini, mezunlarını onlarla donatmaya çalıştı. Ama heyhat, isminde "teknik" olan bir üniversitede idari kadroda çalışanlardan bazıları, çoğu bölümün devamında "mühendislik" olduğu için beklenmedik hatalar yapabiliyor(muş). Benim başıma gelmedi ama Haydar'ın kütüphane kartında, okuduğu bölüm olarak "Sosyoloji Mühendisliği" yazıyormuş. O yıllarda bu "kara lekeden" hiç söz etmemişti, utanmış belli ki! Nitekim sözü edilen denemede aynen şöyle yazıyor: "yıllar sonra da olsa bunu söylemek vicdan azabımı biraz olsun hafifletiyor!" İşte, böyle bir bölümdür ODTÜ sosyoloji! Haydar, o pınardan kâm alan bir şair, bir edebiyatçı, bir denemeci, özetle hiç de "yüzeysel" olmayan bir yazardır. İyi bir edebiyatçı olmak için sağlam bir toplum bilgisinin olmazsa olmaz olduğunun "tipik" bir kanıtı olduğu bile söylenebilir.

Bir de bu yolun tersi vardır. İyi sosyolog olmak için sağlam bir edebiyat bilgisi de gerekir. Bu söylediğimi açımlayabilmek için Norveç'teki tez hocamı saygıyla hatırlamak istiyorum. İskandinavya Sosyolojisinin en âlim şahsiyetlerinden biri olan Dag Østerberg (1938-2017), aşağı yukarı ayda bir yaptığımız ve her biri hayli uzun geçen danışmanlık toplantılarımızdan birinde (bazen satranç bile oynardık) kendisinin neden ve nasıl sosyolojiyi seçtiğini şöyle anlatmıştı. İlk Gençlik döneminden itibaren edebiyata ve müziğe çok düşkünmüş (eski öğrencilerinden oluşan amatör bir yaylılar dörtlüsünde keman çalardı) ve neticesinde kariyer olarak romancı olmaya karar vermiş ve bu minvalde üniversite eğitimini planlamak istemiş. Böylece, romancılığına faydası olacağını düşüncesiyle ve Norveç toplumunu daha da iyi anlamak için sosyoloji okumaya karar vermiş. Okurken birdenbire fark etmiş ki, sosyoloji de edebiyat kadar "yaratıcı" ve ufuk açıcı olabiliyormuş. Sosyolog olarak yazdığı makalelerin, kitapların, umudu ve inancı oydu, iyi bir edebiyat eseri kadar ilham verici olmasını arzulardı. Şaşırtıcı derecede ilginç bir kuramcıydı, kendi kuramsal yaklaşımına, hem karada hem suda gidebilen anlamında, "amfibik" sosyoloji derdi. Hâlen kitapları tüm İskandinav üniversitelerinde okutulur. Haydar'ın denemelerini okurken, ben de farkına vardım, yolu Dag ile kesişmiş! Yolu açık olsun.

Yazarın Diğer Yazıları

Hatırladıkça artan ya da eksilen: Bir Maffy Falay belgeseli

“Maffy’nin Cazı” neredeyse bir “doküdrama” gibi çekilmiş, müzisyenle iyice yakınlaşmış, onun son yıllardaki mahremini aralayan, belki de bu nedenle, insanın içini acıtan bir yaşam belgeseli, bir hayat dersi. Ve sadece bu nedenle bile üstüne düşünmeyi, konuşmayı hak ediyor

Radyo Mecmuası: Şiir saati, çocuk kulübü, sokak röportajları… Savaşla savaşmak gerek! (5)

Başvekâlet Umum Müdürlüğü tarafından yayımlanan Radyo Mecmuasının 1941-42 yıllarını kapsayan ilk cildine dair bu yazı dizisinin beşinci ve sonuncu yazısında bazı yeni programlara değineceğiz. Savaş havasını dağıtmak için radyolarımızda eğlenceye, güzel zaman geçirmeye, farklı dinleyicilere yönelik programlardan bolca var, sürekli güncelleniyor

Radyo Mecmuası: Şef, hamle, kreşendo! Ama hangi radyo cihazı, hangi dinleyiciyle? (4)

Yoğun iş trafiğinden ötürü bir süre ara vermek durumunda kaldığım, Başvekâlet Umum Müdürlüğü tarafından yayımlanan Radyo Mecmuası'nın 1941 ve 1942 yıllarını kapsayan ilk cildine dair bu dördüncü yazıda mecmuadaki bir başyazıdan başlayarak eldeki radyo cihazı sayısına bakacak, oradan cihaz sahiplerinin mesleklerini, bulundukları şehirleri ve tahsil hayatlarını kısaca tanımaya çalışacağız. Radyo yayınlarına ulaşmak, dinlemek pek de kolay değildir