25 Mayıs 2024

Bin hafta geçti geçeli...

Hep yaralıydı bakışları çocukların Galatasaray Meydanı'nda, hep yaralı kaldı gülümsemeleri anaların bin hafta geçti geçeli

Bugün bir kez daha Cumartesi Anneleri'nin günü. Acısı tamamlanmamış insanların günü bugün.

Bugün ölümden, kederden, acıdan elbiseler giyinmiş anaların günü; çocukların kokularına hasret kalmış gözleri Anadolu, gövdeleri Mezopotamya gibi kadınların…

29 yıldır yüreklerine Galatasaray Meydanı'nın bütün taşlarını basmış kayıplarını arayanların 1000. haftası.

Bin hafta geçti geçeli neleri götürmedi ki zaman. Bin hafta eskidik, bin hafta kirli kaldı ülkenin vicdanı, neler eksilmedi ki ömrümüzden.

Bin hafta geçti geçeli yıllarca sınav soruları çalındı ülkede. Sorular değil, ülkenin geleceğiydi çalınan. Öğretmenler atanamaz, öğrenciler barınamaz oldu. Ameliyatlar, devletin hastanelerinde iki kat, özel hastanelerde yedi kat arttı. Parayla satın alınır oldu hayatlar. 

Adam kayırmak mı dersin, rüşvet alıp vermek, ihale kapmak mı; ormanı kesmek mi dersin, devletten yolunu bulmak, şehirleri soluksuz bırakmak veya koyları talan etmek mi… Çeteler özgürce köşe kapmaca oynardı kentlerin sokaklarında, tamamı serbestti bu ülkede. Yalnızca kayıplarını aramak yasak!

Bin hafta geçti geçeli nasıl da sessiz sedasız talan edildi kıyılar, koylar. Betona boğuldu kentler, kirlendi yüzü şehirlerin, gaz soludu ciğerleri. Mütemadiyen ellerini ovuşturdu haramiler, devletten aldığı ihalelerle dünya sıralamasına giren şirketler oldu.

Balalarıydı, canlarıydı, ciğerleriydi kaybedilenler. Yılmadılar. Zulüm devam etti Cumartesi Annelerine. Gözaltına da alındılar, fırından beter zırhlı araçların içinde yandılar, tutuklandılar da…

Bin hafta geçti geçeli kaç mafya babasına af çıkarıldı, kaç katil serbest kaldı. Suça karıştı nice milletvekili, uyuşturucu pazarlıklarında adı geçti bürokratların; baronlar için harıl harıl çalıştı anayasa uzmanları.

Sessiz çığlıklarını her hafta taşlara bırakmaya devam etti analar.

Kayıp yakını Emine Ocak

Bin hafta geçti geçeli çakarlı arabalarla dolaştı şüpheliler, zulalarında ölüm fermanları, hep sürek avındaydılar. Devletin uçağıyla kokain de taşıdılar, emniyetin arabasıyla katilleri de. Şehirden şehire güvenle dolaştılar, ülkeden ülkeye serbestçe uçtular.

Günler günleri kovaladı, haftalar haftaları. Hep mekânlarıydı anaların Galatasaray Meydanı. Hep dayak düştü paylarına, hep polis copu, hep acı ve keder.

Bin hafta geçti geçeli telefondan telefona yapıldı pazarlıklar, rüşvetçinin önüne kendini atan bakanlar oldu. Demokrasi de, özgürlükler de, adalet de dibe vurdu. Taşlar bağlandı, köpekler hep serbest kaldı.

Galatasaray Meydanı'nda acından elbiselerini giymeye devam etti Cumartesi Anneleri. Ya bir kemik parçasıydı aradıkları, ya birkaç parça çürümüş kumaş.

Bin hafta geçti geçeli ete, ota, süte muhtaç oldu ülke. Zenginler misliyle zenginleşti, yoksullar katbekat yoksullaştı. Kaç seçim yaşadı bu ülke, kaç sınavdan geçti. Mühürsüz oylar geçerli sayıldı, rejim değişti. 

Meydanlar çoğu zaman yasak oldu kayıp yakınlarına, evlatlarını aramaksa suç! Cop da yediler, biber gazı soluyup, ters kelepçe de gördüler. Uzun, meşakkatli bir yoldu onlarınkisi, hep diken dikendi yüreklerinde acıları. Birçoğunun nefesi yetmedi, nöbeti torunlarına devrederek ayrıldılar aramızdan.

Bin hafta geçti geçeli gün oldu parsel parsel satıldı, gün oldu kupon kupon yağmalandı şehirler. Gün oldu devlet ikiye bölündü, birbirlerine darbe yapmaya kalktılar, ölenler oldu, yaralananlar da.

Cumartesi Anneleri'ne çıkmıştı adları, bir an olsun eğilmediler zalimin karşısında. Evlatlarının hatırasıydı cesaretlerini bileyen, zulüm sökmedi onları durdurmaya.

Bin hafta geçti geçeli tuz koktu, su çürüdü; üç maaş, beş maaş birden alan bürokratlar pıtrak gibi çoğaldı. Asgari ücretli yoksulluğa, emekli açlığa mahkûm oldu. 

Kayıp yakınlarına zülüm devam etti Galatasaray Meydanı'nda. Paslı demirlere karşı da direndiler, polis coplarına, kalkanlarına da.

Bin hafta geçti geçeli hep pervasızdı zulmediciler, nefesleri zehir kokuyordu, emirleri hoyratça. Bakan ve bürokratların, katil ve rüşvetçilerle çekilmiş boy boy resimleri saçıldı ortalığa. Altın da kaçırdılar, uyuşturucu baronlarıyla iş tutup kara para da akladılar.

Kayıp yakınları polis çemberinde

Rıdvan Karakoç'tu adı, Cemil Kırbayır'dı, Hayrettin Eren'di. Kimi gece yarısı alınmıştı evinden, kimi gündüz vakti ulu orta, kimi arabasıyla giderken. Murat Yıldız'dı adı, Fehmi Tosun'du ya da Mustafa Bulut… Çığlıkları Anadolu gibiydi anaların, cesaretleri Mezopotamya. Yılgınlığa yer yoktu yüreklerinde. Yerlerde de sürüklendiler, mahkeme kapılarında da ama asla vazgeçmediler.

Bin hafta geçti geçeli demokrasi de, özgürlükler de, şeffaflık da dibe vurdu. 150 emeklinin aldığı maaşı tek başına alan utanmaz bürokratlar devri başladı. Türk parası yetmedi karınlarını doyurmaya, kimi Dolarla götürdü huzur hakkını, kimi Euro ile.

Yasaklar sürdü gitti kayıp yakınlarına. Her cumartesi, zulmü devam etti zalimin. Gelenler hep kanun hükmünde geldiler, hep yasa dışı verildi emirler, hep öfkeyle sustular nefretle bilendiler.   

Bin hafta geçti geçeli avuç içi kadar meydan dar edilirken Cumartesi Anneleri'ne, ücra köşelerde haraç mezat satıldı vatandaşlıklar, on milyon göçmene yurt oldu koca bir ülke.

Evlatlarının kokusunun hasretinde, adalet arayışındaydılar… Umut, sönmeyecek bir ışıktı gözlerinde; Befro Anne'ydi, Elmas Anne'ydi, Güzel Anne'ydi isimleri… 

Bin hafta geçti geçeli otoyollara, müteahhitlere harcandı, kurda kuşa yem oldu deprem paraları. Suyuna göz diktiler, toprağını kuruttular köylünün. Ormanlar kesildi, daha çok kâr etsin diye paranın sultanları, zeytinlikler söküldü kasaları dolsun diye şirketlerin. Suça bulaştı ülkenin elleri; esrar kaçıran emniyet müdürleri de oldu, baronluk yapan savcılar da… 

Bin hafta geçti geçeli kaç ana kemiklerine hasret gitti yavrusunun, kaç çocuk doğdu, kaç torun elveda diyenlerin yerini aldı, kaç genç büyüdü Kayıplar Meydanı'nda.

Bin hafta geçti geçeli yağlı, yapışkan bir karanlık sardı gökyüzümüzü, korkaklar daha korkak, cesurlar daha cesur oldu.

Nice güller soldu, dallar kırıldı ömrümüzden. Yine de umut çiçekleri eksik olmadı, sardı her yanımızı bin hafta geçti geçeli. 

Hep yaralıydı bakışları çocukların Galatasaray Meydanı'nda, hep yaralı kaldı gülümsemeleri anaların bin hafta geçti geçeli.

Yusuf Nazım kimdir? 

Yusuf Nazım (1962) Hanak-Ardahan doğumlu. 1984 yılında Ankara'da, Hacettepe Üniversitesi Elektronik Mühendisliği Bölümü'nü bitirdi. Uzun yıllar bilişim sektöründe çalıştı.

1992-1999 yılları arasında Özgür Gündem, Özgür Ülke, Emek, Evrensel, gazeteleriyle; Gerçek ve Evrensel Kültür dergilerinde deneme, öykü ve yazıları yayımladı.

2007 yılında Hayat Televizyonu'nun ilk kurucuları arasında yer aldı. 2010'da bilişim sektöründeki profesyonel çalışmasını sonlandırdı.

2011 yılından itibaren Cumhuriyet, Radikal, Evrensel, Özgür Gündem ve BirGün gazeteleriyle; T24 ve bianet platformlarında yazıları; Evrensel Kültür ve İnsancıl Kültür Sanat dergilerinde öykü ve denemeleri yayımlandı.

2012-13 yıllarında Güneydoğu'da Diyarbakır, Batman ve Van illerinde çekilen Düşümdeki Uçurtma belgesel filminin genel koordinatörlüğünü yaptı.

Öykü kitapları Kızak (Evrensel Basım Yayın, 2012) ve Leyla'yı Beklerken (İnkılap Kitabevi, 2017). 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Orada bir köy vardı, uzakta

İşte geldim sana, nasıl da mahzun görünüyorsun uzaktan; nasıl böyle boynun bükük, nasıl böyle dertli. Ama olsun! Özleyenin öyle çok ki, biliyorum sen hâlâ buram buramsın

Dersim kaç dağ içinde?

Kulaklarımda, anlatılan hikâyelerden kalma yaralı sözlerin izi var. Sorular birbirini yalanlıyor. Söyle bana ey şehir, senin çocuklarına idam fermanları çıkaranlar kim? Kim senin nehirlerine kelepçeler vuran, sofrandaki lokmana göz koyan? Hangi kirli asrın yüzü seni suyundan, toprağından koparan? 

Gazzeli bütün çocukları öldürün!

Kapatın çocuklarınızın gözlerini görmesinler, tıkayın kulaklarını duymasınlar, yazmayın tarih kitaplarına bunları, okumasınlar! Durmayın, hep beraber ve el birliğiyle bütün Gazzeli çocukları öldürün!