23 Ekim 2023

Uygarlığın başlangıcı, çöküşü ve Filistin

15 bin yıl önce kırılıp iyileşen bir uyluk kemiğini, benim gibi kültürel uygarlığın yeryüzündeki ilk temel işareti olarak görenlerdenseniz, Ortadoğu’daki çocukların kemiklerinin bütün bir dünyanın kayıtsız gözleri önünde eriyip gitmesinin de adını doğru koymanız gerekir

Bir kültürde uygarlık emaresi olarak görülebilecek ilk işaretlerin neler olduğunun tespiti bilim insanlarını özellikle 20. yüzyılda epey uğraştırmıştı. Yabanıl kültürlerden daha “gelişkin” bir kültür olarak anlaşılan “uygarlığı” diğer toplumlardan ayıran özellikler tam olarak nasıl belirginleşti, bunun ilk işaretleri neler oldu; bilim insanları bu konuya farklı cevaplar geliştirdiler. Kimilerine göre yazı medeniyetin ilk işareti kabul edildi, kimileri için bu, insanın yaptığı ilk alet idi ya da bir tekerlek veya bir yapı. Kimileri uygarlığın ilk işaretini bir topluluğun yönetim biçiminde aradı.

Ancak uygarlığın ilk emarelerine yönelik bana en çarpıcı gelen tespit, Amerikalı antropolog Margaret Mead’e ait. Mead (1901-1978), 15 bin yıl öncesine tarihlenen bir arkeolojik buluntuda rastlanan ve kırıldıktan sonra iyileştiği görülen bir uyluk (femur) kemiğini uygarlığın bir kültürdeki ilk emaresi olarak değerlendiriyordu.

Malum, ilk insanların ortaya çıktığı Paleolitik dönemlerde bacağını kıran bir insan için hayat büyük ölçüde sona ermiş demekti. Zira o haliyle avlanıp bir şeyler yiyemez, su içmek için bir nehir kıyısına gidemez, doğada kendisini bekleyen tehlikelerden kaçamazdı. Uyluk kemiği, yani bacağı kırılan hiçbir insan kemiğin iyileşmesine yetecek kadar uzun süre hayatını idame ettiremeyecekti.

Kalçasını dizine bağlayan uyluk kemiğini kıran bir insanın “işi bitmiş” sayılırdı. Zira memelilerin vücutlarındaki en uzun, en hacimli ve en güçlü kemik olan uyluk kemiğinin iyileşmesi bugün bile en iyi durumda en az altı haftalık bir zaman gerektiriyor. Ayrıca uyluk kasları kırıkları birbiri üzerine binecek şekilde zorladığından kemiğin yanlış kaynamasına da sebep olabiliyor. Bunu önlemek için kırık parçalar düzgünce aynı hizaya getirilebilmeli ve kişi uzunca bir dönem bakım görmeli. O dönemlerin yalnız sayılabilecek insanları için böyle bir ihtimal yoktu.

Dolayısıyla Paleolitik çağda birinin kırılan uyluk kemiği iyileşmişse, öncelikle birisinin ya da birilerinin kazara bir yerden düşen ya da yara alan o kişinin sıkıntısıyla empati kuracak bir farkındalık geliştirmiş olması gerekiyordu. Sonra da yaralı kişinin yanında kalmak üzere zaman ayırması, muhtemelen yarayı düzgünce sarması, ardından da kişiyi güvenli bir yere taşıması icap ediyordu. Son olarak, iyileşme döneminde sürekli bakım ve destek sunarak ona yardım etmesi elzemdi. Oysa insan yeryüzündeki ilk dönemlerinde bir başkası için çok aşamalı böyle bir sürecin tamamına kendini adayacak empati ve yetkinliğe sahip değildi. Birinin uyluk kemiği kırılıyorsa, o kişi muhtemelen kaderine terk ediliyordu.

Mead, işte tarihte bir dönüm noktası olduğunu ve bir başkasına karşılaştığı bu en büyük zorluk karşısında yardım etmenin ve iyileşmesini sağlamanın medeniyetin başladığı yer olduğunu söyleyen bilim insanı. Uygarlığın yalnızca maddi ilerleme veya teknolojik ilerlemeler tarafından belirlendiği fikrine meydan okuyan Mead’e göre, uygarlık bir topluluğun ihtiyacı olana gösterdiği kolektif ilgi ve empatide gizli.

Peki, 15 bin yıl önce kırılıp iyileşen bir uyluk kemiği uygarlığın ilk temel işareti sayılabiliyorsa, yarın öbür gün bilim insanları bu kez de uygarlığın çökmeye başladığının ilk temel işaretini aramaya kalksalar bunu nerede bulurlar dersiniz? Bundan mesela 15 bin yıl sonra, bilim insanları arkeolojik buluntular arasında ne gördüklerinde böyle bir sonuca varırlar, sizce?

Doğrusu, bu soruyu zamanından (!) önce yanıtlamak pek mümkün değil, sanıyorum. Yene de prematüre bir cevap olarak görülse de yaşadığımız yüzyılın tarihi biraz hızlıca ileri sarmaya başlayan şu son döneminde yaşadıklarımızdan hareketle, bu soruya bugünden verilebilecek bir cevabımız olabilir sanki.

Yemen

Günümüzden 15 bin yıl sonra bilim insanları arkeolojik bir kazı sırasında Yemen’in Taiz bölgesindeki bir köy mezarlığında çocuk cesetleri bulabilirler. Onların kemikleri üzerinde yapılan araştırmalar sonucu, köydeki tüm çocukların nadir görülen bir hastalık olan “Malign İnfantil Osteopetrozise” (MİOP) bağlı rahatsızlıklardan daha 10 yaşına bile gelmeden öldüklerini tespit edebilir. “Olayın” 21. yüzyılda geçtiğini anladıklarında şaşkınlıkları daha da artabilir. Demem o ki, var böyle bir ihtimal. Zira bugün bu hastalık Yemen’de 3-yaşındaki çocuklarda da görülebiliyor, 7-aylık bebeklerde de. Çok erken yaşlarda bulgu veren bu hastalıkta kemik dansitesinin artışının yarattığı baskıyla kemik içindeki boşluk daralıp kemik iliğinin hasar görmesine sebep oluyor. Yani normal kemik formasyonu bozuluyor, hatta kırılgan kemik oluşumu görülüyor. Ve makrosefali de denilen yani kafatasının aşırı büyük olduğu tipik bir yüz görünümüne sahip çocuklar ortaya çıkıyor. Ama iş orada kalmıyor. En temel sonuçlarından biri kansızlığın ortaya çıkması olan bu hastalık, önce büyüme, gelişme geriliğine ve enfeksiyonlara yatkınlığa yol açıyor. Ardından bu çocuklarda görme ve işitme kaybına da rastlanıyor. Ölümcül seyredebilen bu hastalık bugün belki de en çok Yemen’deki çocukları vuruyor.

Ama görmüyoruz, duymuyoruz, bilmiyoruz. Çünkü “olay” Yemen’de geçiyor! ABD ile İngiltere destekli ve Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun 2015 yılı Mart ayından bu yana sürekli bombaladığı ama bir yandan da tüm dünyanın görmezden geldiği bir ülke burası. O çocuklar da işte bu trajedinin tam ortasında. Dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olan Yemen’de ne tepelerine sürekli bomba düşen anne/babaların ne de toplumun ileri gelenlerinin engelleyebilecek bir güçleri yok. MİOP hastalığından kemikleri kırılarak, boğularak hayatını kaybediyor çocuklar. Dünya’nın “kolektif ilgi ve empatisinden” mahrum bir biçimde kırılıyor kemikleri. Biz görmüyoruz bile.

Yemen’de MİOP’a bağlı yaşamını kaybedenlerin sayısı sınırlı bugün belki. Ama Birleşmiş Milletler’in (BM), yetersiz beslenmenin endişe verici seviyelerde olduğunu açıkladığı ülkenin özellikle Taiz, Hacce ve Hudeyde şehirlerinde savaşla birlikte sadece açlık ve bağlantılı nedenlerden ötürü 100 binden fazla çocuğun hayatını kaybettiği sanılıyor. Gelgelelim bu kadar büyük sayıya ulaşan ölümleriyle bile Yemenli çocuklar dünyaya haber olamıyor, gündem oluşturamıyorlar.

Uluslararası yardım örgütlerinden “Save the Children”ın (Çocukları Koruyun) temsilcisi ülkedeki durumu şöyle açıklıyor:

Yetersiz beslenme nedeniyle hayatını kaybeden çocuklar çok acı çekiyor çünkü iç organları yavaş yavaş iflas ediyor. Bağışıklık sistemleri çok zayıf ve enfeksiyonlara çok açıklar. Bazıları ağlayamayacak kadar zayıf. Aileler, çocuklarının gözlerinin önünde eriyip bittiğine şahit oluyor ve hiçbir şey yapamıyor.”

Bir başka deyişle, “medeniyet” başka bir yerlerde çatırdamış olsa bile çökmekte olduğu galiba Yemen’de görülüyor. Kemikleri kayıtsızlığımız sonucu kendiliğinden kırılan küçük çocuklarla.

Bu bulgunun uygarlığımıza dair temel bir gerçeğin altını çizdiğinin netleşmesi için insanlığın 15 bin yıl beklemesi gerekmeyecek sanırım.

Gazze

Ama ömrü bu sürenin çok çok küçük bir bölümüyle sınırlı olan bizler için belli ki aynı çaresizlikle tanık olacağımız çok acı var yeryüzünde. Bakın mesela, bizler bu çaresizliğimizin giderileceği bir dünya ümidini taşımayı sürdürürken sıra bir anda Filistinli çocuklara geldi.

Bazen “kurallar temelli uluslararası düzenimiz” o çocukları bir İsrail savaş uçağından ateşlenen Amerikan yapımı, 950 kg’lık bir MK-84 bombasıyla birlikte bir hastanenin içinde buluyor bu günlerde. Filistinli çocuklar medeniyetimizin ulaştığı bu teknolojik ilerlemenin (!) sebep olduğu 15 m. genişliğindeki ve 11 m. derinliğindeki krateri göremeden paramparça oluyorlar.

Birkaç gün önce sosyal medya üzerinden izlediğim bir cep telefonu kaydında, Gazze’de son bombaların yol açtığı yıkıntılar arasından çıkarılarak hastanede bir hekimin karşısına oturtulmuş Filistinli bir çocuk vardı. Kan, toz ve gözyaşı içindeki çocuk yaşadığı travmanın etkisinde, doktora ağlayarak şöyle soruyordu:

“- Hala hayatta mıyım, doktor?”

Bir çocuğu “öte dünyadaymış” hissettiren böyle bir travmanın kucağına hiç tereddüt etmeden bırakabilen medeniyetimizde o doktor o an için şanslıydı ve “tabii ki hayattasın yavrum!” diye cevap verebildi.

Evet çocuk, şansın varmış ve şükür ki kurtuldun. Ama senin sıkıntıların ve acıların devasa güçlere sahip Hegemonların dikkatini hiçbir zaman çekmeyecek. Onlar senin yanında kalmak üzere zaman ayırmayacak, yaralarını sarmayacak, seni güvenli bir yere taşıyıp sürekli bakım ve destek sunmayacaklar. Üstelik, uçakların ölüm kusması sustuğunda seni bu kez kesif bir yalnızlıkla baş başa bırakacak ve tüm dünyanın olanları bir süreliğine daha unutmasını sağlayacaklar. Kemiklerinin şansı varsa sen her şeye rağmen büyüyeceksin. Bu arada 15 yıldır abluka altında olan evin, mahallen, vatanın yerle bir edilirken ve sen sudan, elektrikten ve insanlıktan mahrum bırakılırken kendi imtiyazlı coğrafyasında erişebildiği elektriğin tadını, musluğundan tazyikle akan suyun lezzetini ve kanallarında keyifle dolaşabildiği televizyon şebekesini pornografik bir iştah ve aşağılık bir motivasyonla videoya çekerek Filistinlilerin gözüne sokmaya çalışan İsrailli aktör Matanel Laiany’nin Tiktok videosunu bulup izleyecek ve bileneceksin! Yıllar sonra, belki de kendi kaderini kendi ellerine almak ve dünyayı en azından kendi kuşağının çocukları adına değiştirmek üzere kolektif bir direnişin bir parçası olmaya kalkacaksın. İşte o zaman o Hegemonlar bu kez sana “terörist” diyecek.

Evet, sen çok şükür şu an için hayattasın belki yarının “teröristi” çocuğum, ama uygarlık galiba değil! 

Yazarın Diğer Yazıları

Dünyanın en etkili orduları hangileri?

Amerikan “US News & World Report” dergisinin ilk 10 listesine bakılırsa, Türkiye 10.ncu en etkili orduya sahip ve en zayıf ile en güçlü olduğu alanlar diğer ülkelerdeki gibi çok şey anlatıyor

Think tank dünyası ve Türkiye

85 milyonluk Türkiye sahip olduğu düşünce kuruluşu sayısıyla dünya liginde ilk 30’a bile giremediği gibi, kendine bırakın İran ve Yunanistan’ı, bir Romanya, bir Kenya ya da Peru kadar dahi yer açabilmiş görünmüyor.

Ukrayna: Çıkan kısmın özeti

Savaş üçüncü yılına girmek üzereyken, bırakın Kiev’i, daha Dinyeper’i bile tutamamış, Ukrayna’nın doğusunda sıkışmış bir “izlenim” veren Ruslar savaşı yine de kazanıyorlar mı? Cevabı, çıkan kısmın özeti