Bu bağlamda Solcuların, seçilmişler yerine atanmışları (askeri ve sivil bürokrasi ve yargı) “arkalarına alarak” ve onların yardımıyla millet iradesine saygı göstermediklerini ve seçim sandıklarından hep korktuklarını iddia ederlerdi.
Diğer bir anlatımla, sağcılar geleneksel olarak solcuları, atanmışların seçilmişleri tahakküm altına almasını sağlamakla ve bu yolla seçimlerde ortaya çıkan millet iradesini yadsımakla suçlarlardı.
CHP’li seçilmiş belediye başkanları ve özellikle de en büyük ilin seçilmiş belediye başkanı hakkında yapılan tutuklamalar ve görevden almalar ise ise bu konudaki 70 yıllık statükonun tam tersine döndüğünü gösteriyor.
Millet iradesine saygıda sağcılarla solcular rolleri mi değişti?
Nitekim hem son günlerdeki muhalif seçilmişlere yapılan muamelelerin ana sorumlusunun neresi olduğu zaten “herkesin bildiği bir sır.”
Hem de evrensel demokratik prensiplere ve hukuk devleti normlarına açıkça ve çok ağır biçimde aykırı bu son uygulamaların ya aktif ya da pasif biçimde iktidar kesimlerinde destek bulması da dikkat çekici.
Yani millet iradesini sahiplenmede roller değişmiş gibi.
Artık seçim sandığını ve millet iradesini sağ değil sol sahipleniyor.
“Seçim fobisi” mi?
Menderes, Demirel, Özal hatta Erbakan çizgisinde, siyaset sıkıştığı anda, “getirin sandığı millet karar versin!” denildiğinde akan sular durur ve seçimden ve sandıktan kaçmak çok büyük ayıp kabul edilirdi.
Hatta seçimden kaçmakla hep Sol suçlanırdı.
Şimdilerde ise bu siyasi miras bir anda çöpe atılıyor gibi.
Üstelik bu siyasi mirası artık yok sayanın belki de yukarıda saydığım tüm Sağ liderlerin toplamı kadar seçim kazanmış olması da ayrıca enteresan.
Türkiye’de gelmiş geçmiş her siyasetçiden çok daha fazla seçim kazanmış siyasi liderin, son iki yerel seçimi kaybedip, son ulusal seçimi ise bulup bulabileceği en zayıf rakibe karşı bile kıl payı ve zar zor kazanabilmesi nedeniyle, artık bir tür “sandık fobisi” yaşadığı söylenebilir mi?
Öyle ya, bir yandan, kimseleri gerçek anlamda tatmin etmeyen gerekçelerle diploma iptalleri ve tutuklamalarla, seçilmişleri atanmışların tahakkümü altına sokmakta sakınca görülmemesi.
Diğer yandan, muhalefetin seçime yani halkın hakemliğine gitme çağrılarına kulakların tıkanması.
Böylece Sağ cenahın 70 yıllık teamülünü böylesine ani biçimde sonlandırmak ve tersine döndürmek.
Öyle normal şeyler değil.
Asıl psikoloji biliminin konusu tabii.
Ama sanki ciddi bir “fobi” belirtisi gibi görünüyor.
Umalım ki bu fobi, sandığı bütünüyle devreden çıkarma veya Rusya veya Orta Asya örneklerii gibi, serbest seçimleri, sonucu önceden belli sembolik formalitelere dönüştürmeye kadar ileri gitmez.
“Küçük Amerika” olmaya çalışırken, geldiğimiz noktada “Küçük Rusya” olmayalım!
Yeni oyun planı Özgür Özel’i rakip olarak “seçmek” mi?
Son günlerde yapılanlara daha rasyonel bir açıklama getirmeye çalışırsak, benim aklıma gelen ihtimal, ana muhalefeti tıpkı bir önceki seçimde olduğu gibi, çıkarabileceği en “zayıf” adayı çıkarmaya zorlamak.
Bunun için ise en önemli ve güçlü potansiyel rakipleri bir bir devreden çıkarmak.
Yani son yaşananlar tekrar “rakip seçme” odaklı bir oyun planının parçası mı?
Geçen seçimdeki K. Kılıçdaroğlu gibi, bu seçimlerde de Özgür Özel’i “rakip seçmek” ve eninde sonunda işi o noktaya getirmek.
Özgür Özel akıllı davranıp bu “gaza” gelmezse de, Devletin tüm “derin” olanakları kullanılıp, CHP’nin Sağ cenahtan oy alma potansiyeli en düşük birini aday göstermesini sağlamak.
Böylece “atı alanın bir kez daha Üküdar’ı geçmesini” hedeflemek.
CHP bir kez daha aynı oyunlara gelir mi?
Mansur Yavaş’a karşı da yapılabilecek bir “darbe”ye karşı CHP’den E. İmamoğlu’na yapılana gösterilen kadar kurumsal tepki gösterilir mi?
Gerçi M. Yavaş’a karşı girişilecek bir “belden aşağı vurma” darbesine karşı muhalefetten gelecek kurumsal tepkiler yanında, gerek Sağ ve Milliyetçi-Muhafazakar, gerekse Atatürkçü kesimlerden de iktidarı daha çok sarsacak ciddi halk tepkisi geleceği tahmin edilebilir.
Yani M. Yavaş, olası bir “kumpas” planlayıcılarının boğazına durup, sindirilemeyecek çok daha büyük bir lokma olabilir.
Yani evdeki hesap çarşıya uymayabilir ve ava gidenler avlanabilir de.
Toplantı ve gösteri hakkı henüz Anayasa’dan çıkarılmadı!
Bu arada önemli bir not:
İfade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü ve toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma hakkı henüz Anayasa'dan çıkarılmış değil!
Yani halen geçerli anayasal hak ve özgürlükler.
Kimse bu anayasal haklarını kullanmaktan dolayı suçlanamaz ve bu haklar engellenemez.
Binlerce kişinin katıldığı bir toplantı veya gösteride bazı kişi ve grupların yaptıkları taşkınlıklar, kırıp-dökmeler veya münferit saldırılar o toplantıyı ve gösteriyi illegal kılmaz.
Buralarda kamu düzenini sağlamak ve bu münferit sorumluları engellemek zaten güvenlik kuvvetlerinin görevi.
Bu konuda gerek Anayasa Mahkemesi’nin gerek AİHM’in çok sayıda açık ve net içtihadı var.
Sonuçta, bu işlerin sonu nereye varır, tam bilemeyiz.
Ama tek bildiğim şu:
Gençleri yenemezsiniz!
Halkı yenemezsiniz!
Millet iradesine karşı duramazsınız.
Halka rağmen ve seçilmişleri dışlayarak, salt “bürokratik oligarşi” ile ülkeyi yönetemezsiniz.
Geçmişte bunları deneyenler hep kaybetti.
Eninde sonunda o sandık kurulacak.
Ülkeye tekrar demokrasi gelecek.
Demokrasiye ve hukuk devletine karşı suç işleyen herkes, adil ve objektif bir mekanizma kurularak, hukuk önünde “hesap verecek.”
Ali D. Ulusoy kimdir?
Halen Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Anabilim Dalı Başkanı ve öğretim üyesi olan Prof. Dr. Ali D. Ulusoy, 1968 yılı Mersin Mut doğumludur.
Öğretim üyeliği yanında EPDK Hukuk Dairesi Başkanlığı, BDDK Hukuk Danışmanlığı, Başbakanlık Bilgi Edinme Kurulu Üyeliği, TOBB-ETÜ Hukuk Fakültesi kurucu dekanlığı ve İzmir Yaşar Üniversitesi rektör yardımcılığı gibi idari görevlerde bulunmuştur.
ABD Los Angeles California Üniversitesinde (UCLA) iki yıl (2006-2007; 2017-2018) misafir öğretim üyesi olarak kalmıştır. 2011-2014 arası üç yıl Danıştay Üyeliği yapmış ve kendi isteğiyle ayrılıp üniversiteye dönmüştür.
Uzmanlık alanları: İdare hukuku, İdari yargı, Ekonomik kamu hukuku, İdari yaptırımlar, İnsan hakları, Devlet-din ilişkileri.
Lisans: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi. Yüksek Lisans: Fransa Bordeaux Üniversitesi. Doktora: Fransa Bordeaux Üniversitesi. Doçentlik:2002, Profesörlük: 2008.
|