02 Ocak 2024

Laik eğitimin sonu

Hiçbir pedagojik formasyonu olmayan din görevlilerinin derslere girerek küçük çocukların beynini yıkaması ve bunun devlet eliyle yürütülmesi kabul edilemez bir durumdur. Bu duruma karşı kitlesel ve toplumsal bir itiraz sesi yükseltilmesi, velilerin çocuklarının ÇEDES projesine katılmasını istemediklerini belirten bir dilekçeyi okula vermeleri büyük bir önem taşıyor

"Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi (ÇEDES)" çerçevesinde din görevlileri "manevi danışman" sıfatıyla giderek artan bir biçimde derslere girmeye başladılar. Bu proje gereğince Milli Eğitim Bakanlığı cemaatler ve tarikatlarla protokoller imzalıyor, proje bu protokoller aracılığıyla uygulanıyor. Projenin amacı "öğrencilerimizin milli, manevi, ahlaki, insani ve kültürel değerlerimizi benimseyen … fertler" olmalarını sağlamak. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin tarikatların bir sivil toplum kuruluşu olduğunu ileri sürdü ve protokolleri savundu.

Proje kapsamında "taziye ziyaretleri, ramazan ayı özelinde ramazan etkinlikleri, teravih buluşmaları, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik Spor Bakanlığına bağlı Gençlik Merkezlerinde buluşmalar, çocuk iftarlarının düzenlenmesi, mübarek gün ve gecelerde aileler ile birlikte kandil buluşmaları, cami bünyesinde zekâ oyunu uygulamaları, kısa ve özlü menkıbeler ile peygamberleri ve yolundan gidenleri anlamak, resfebe tekniği ile hadisleri öğretmek, bayram için cami süslemek, çocuklardan mehter takımı oluşturmak" gibi etkinlikler tavsiye ediliyor ve planlanıyor.

ÇEDES Projesi birçok yönden sorunlu. İlk sorulması gereken soru şu: "Değerler eğitimi" neden pedagojik formasyonu olmayan din görevlileri tarafından veriliyor? İmamların öğreteceği değerlerin dinsel değerler olacağı açık. Buradan da anlaşılıyor ki, ÇEDES projesinin gerçek amacı siyasal iktidarın kendi ideolojisine uygun yeni bir tek tip insan yetiştirmek, yeni bir toplum yaratmak. Bu yeni insan, özel yaşamında dindar muhafazakâr olacak ve iş yaşamında ise kısa yoldan para kazanmasını bilecek.

ÇEDES projesinin uygulanması bakımından önemli bir engel var. Türkiye laik bir devlet. Hiç olmazsa Anayasa'sında böyle yazıyor. Anayasa'nın 1. Maddesi Türkiye Cumhuriyeti'nin laik bir devlet olduğunu belirtiyor. Bu maddenin değiştirilmesi bile önerilemez. Birinci maddeyi Anayasa'nın 24. Maddesiyle birlikte okumak gerekir. Buna göre "Devletin, sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzeni kısmen de olsa din kurallarına" dayandırılamaz. Anayasa'nın 42. Maddesi ise eğitim ve öğrenim hakkını düzenler. "Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz."

Laiklik ilkesinin Anayasa koruması altına alınmasının ve Anayasa'da öncelikle yer verilmesinin nedeni, laikliğin Türkiye Cumhuriyeti'nin dayandığı temel sütunlardan biri olması. Ayrıca, demokrasinin ön koşulu niteliği taşıması.

Anayasa'nın belirlediği "laik devlet" ilkesinin gerçekleşmesi için devletin örgütlenmesinin ve işleyişinin, dinsel inançlardan soyutlanması gerekir. Başka bir deyişle devletin dininin olmaması, devletin bütün dinlere eşit mesafede bulunması gerekir. Laiklik ilkesinin geldiği Fransa'da laiklik öğretisi en çok eğitim ve öğretimin din dışı alana taşınması noktasında odaklanmıştır.

1924'te kabul edilen Öğretimin Birliği (Tevhid-i Tedrisat) yasası ile medreseler kapatılıp bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlandı. Devrim yasalarından olan bu yasaya egemen olan düşünce de eğitimi cemaat ve tarikatlardan kurtarmak, eğitimin laik ve çağdaş olmasını sağlamaktı.

Dolayısıyla Milli Eğitim Bakanlığı bu ilkeler çerçevesinde bir eğitim vermek, müfredatı buna göre düzenlemek zorunda. Milli Eğitim Bakanlığı'nın tarikatlar ve cemaatlerle protokol imzalayıp din görevlilerinin değerleri öğreten dersleri vermesi Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş ilkelerine ve Anayasası'na açıkça aykırıdır.

İmamların sınıflara girmesi, değerler dersi vermesi, eğitim hakkının da ihlali. Çocuğun üstün yararı gözetilmediği için Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin de ihlali.

AİHM'in yerleşmiş içtihadına göre, çocuğa öğretilecek bilgilerin nesnel, çoğulcu ve eleştirel bir düşünce oluşturacak biçimde verilmesi gerekir. Devletin kendi ideolojisiyle çocuğun beynini yıkaması (endoktrinasyon) yasaktır.

Türkiye'deki zorunlu din dersiyle ilgili iki Alevi davasında, AİHM zorunlu din dersinin nesnel, çoğulcu ve eleştirel biçimde öğretilmediği, ebeveynlerin inançları dikkate alınmadan Sünni İslam'a ilişkin bilgi ve pratikler öğretildiği, çocuğun evde öğrendikleriyle okulda öğrendiklerinin farklı oluşunun olumsuz etkiler yarattığı, dersten çekilmek olanağının bulunmadığı nedenleriyle Sözleşme'nin eğitim hakkına ilişkin maddesinin ihlal edildiğine karar vermiş, Türkiye'den dersin zorunlu olmaktan çıkarılmasını talep etmişti. Türkiye, şimdiye dek bu AİHM kararlarını uygulamadı. Kararlar Bakanlar Komitesi önünde.

İlkokul çocuklarına imamlar aracılığıyla dini "değerler" öğretilmesinin, AİHM'in "nesnel, çoğulcu, eleştirel" kriterlerini karşıladığı söylenebilir mi? İmamlar tarafından verilecek bilgiler ve aktarılan değerlerin ideolojik nitelik taşımadığı, endoktrinasyon amacına yönelmediği düşünebilir mi? Bu değerler hangi değerlerdir? Kim karar veriyor hangi değerlerin öğretileceğine? Proje metninde etkinliklere katılımda gönüllülük ve veli onayının esas olduğu belirtiliyor. Öğrencilerin rızası ve ebeveynlerinin onayı alındı mı? Sonra, ilkokul ve anaokuldaki soyut düşünme yeteneği oluşmamış çocuklara soyut dinsel bilgiler verilmesi Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin "çocuğun üstün yararı" ilkesiyle çelişmekte.

Eğitimin amacı, çocuğu eleştirel düşünen, kendi kararlarını kendi veren, bağımsız, özgür bir özne olarak yetiştirmektir. Çocuğa imamlar aracılığıyla öğretilecek değerler yerine, çoğulculuk, farklılıkların tanınması, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi evrensel, çağdaş bir demokrasinin temel değerlerinin verilmesi, özgür, bağımsız, özne bireyler yetiştirmenin koşuludur.

Oysa, AKP iktidarında eğitimin amacı , çocukların küçük yaştan başlayarak Sünni İslam ideolojisine göre biçimlendirilmesi. Eğitim yoluyla, AKP'nin inşa etmek istediği toplumsal sisteme uygun, itaatkâr bireyler yetiştirilmesi.

Tüm Öğretmenler Birliği Sendikası (TÖBSEN) son raporunda AKP'nin bu hedefe nasıl adım adım yürüdüğü açık bir biçimde ortaya konuyor.

TÖBSEN raporunda da belirtildiği gibi, felsefe, bilim derslerinin sayısının azaltılması, okul öncesinde, kreşlerde çocuklara dini eğitim verilmesi, 4+4+4 yasasıyla dini eğitimin dayatılması, okullarda mescit açma zorunluluğu, cemaatlere bağlı denetimsiz medrese ve yatılı Kuran kurslarına öğrencilerin gitmesinin teşvik edilmesi, zorunlu din derslerine ek olarak "zorunlu seçmeli" din dersleri konulması ve velilerin, çocukların bu dersleri seçmek zorunda bırakılması dindar ve itaatkâr bireyler yetiştirme çabalarının bazıları.

Bir yanlışı da düzeltmek gerekir. Milli Eğitim Bakanı cemaat ve tarikatların bir sivil toplum kuruluşu olduğunu söyledi. Cemaatler ve tarikatlar sivil toplum kuruluşu değildir. Sivil toplum kuruluşları, açık, saydam, hiyerarşisi olmayan, müzakere ederek karar alan, hesap verilebilir, resmi kurumlar dışında ve bunlardan bağımsız, kâr amacı gütmeyen kuruluşlardır. Buna karşılık cemaat ve tarikatlar kapalı, saydam olmayan, hiyerarşik bir yapıya sahip, itaat esasına dayanan kuruluşlardır. Cemaat ve tarikatlar devlet içinde kadrolaştıklarından devletten bağımsız değillerdir. Ayrıca cemaat ve tarikatlara ait pek çok şirket bulunduğundan kâr amacı gütmedikleri de söylenemez.

Sorunun bir de sınıfsal yönü var. Öyle bir noktaya geldik ki, ancak parası olan aileler çocuklarını özel okullara göndererek laik bir eğitim verebiliyorlar. Yoksul ailelerin gariban çocukları dini eğitim almaya mahkum. Türkiye'de kitlesel bir yoksullaşma olduğu göz önünde tutulursa, dini eğitim almak zorunda kalan çocukların sayısının giderek artacağa benziyor.

Çocuklarımıza verilen eğitimle, Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında AKP iktidarının yaratmak istediği Türkiye arasında yakın bir ilişki bulunmakta. Çocuklarımıza iktidarın vermek istediği eğitime rıza göstermekle iktidarın din referanslı, muhafazakâr, otoriter bir rejimle yönetilen Türkiye projesini de kabul etmiş oluyoruz. Eğitim politikası üzerinde sadece devlet değil, veliler de söz sahibidir. Devlet eğitim politikalarını saptarken ailelerin görüşünü de almakla yükümlüdür.

Hiçbir pedagojik formasyonu olmayan din görevlilerinin derslere girerek küçük çocukların beynini yıkaması ve bunun devlet eliyle yürütülmesi kabul edilemez bir durumdur. Bu duruma karşı kitlesel ve toplumsal bir itiraz sesi yükseltilmesi, velilerin çocuklarının ÇEDES projesine katılmasını istemediklerini belirten bir dilekçeyi okula vermeleri büyük bir önem taşıyor.

Bağımsız, özgür düşünen yurttaşlardan oluşan demokratik bir Türkiye istiyorsak, bunun yolu çağdaş eğitimden geçmektedir.

Rıza Türmen kimdir?

Türkiye'nin önde gelen insan hakları hukukçularından ve diplomatlarından olan Rıza Türmen İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi.

Kanada Montreal McGill Üniversitesi'nden hukuk yüksek lisansı, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden Siyasal Bilimler doktorası aldı.

Avukatlık stajını yaptıktan sonra, 1966 yılında Dışişleri Bakanlığı'na girdi. Dışişleri Bakanlığı'nda çeşitli görevlerde bulundu.

1985'de Singapur'a ilk Türk Büyükelçisi olarak atandı.

1993 Birleşmiş Milletler Dünya İnsan Hakları Konferansı'nda ve AGİT, İnsani Boyut Toplantıları'nda Türk Heyeti Başkanlığı'nı yaptı.

1994'te İsviçre'ye Büyükelçi olarak atandı. 1996'da Türkiye'nin Avrupa Konseyi Daimi Temsilcisi oldu.

1998 yılında Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıçlığına seçildi. 2008 yılına kadar bu görevi sürdürdü.

2008'de Türkiye'ye döndükten sonra 10 yıl Milliyet gazetesinde köşe yazıları yazdı.

2011 seçimlerinde CHP İzmir Milletvekili olarak parlamentoya girdi. TBMM Adalet Komisyonu ile Anayasa Uzlaşma Komisyonu'nda görev yaptı.

2009 yılında Türkiye Barolar Birliği Yılın Hukukçusu Ödülü, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Özgürlüğü Ödülü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Üstün Hizmet Ödülü, 2010 yılında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin Cumhuriyet Ödülü Rıza Türmen'e verildi.

İnsan Hakları ve hukuk konularında yerli ve yabancı dergilerde yayınlanmış çok sayıda makale ile kitap bölümleri kaleme aldı. "Güçsüzlerin Gücü-Türkiye'de İnsan Hakları" ve "Türkiye'de Demokrasi Arayışı" adlı iki kitabı yayımlandı.

Halen demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti alanlarında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarında çalışmalarını sürdüren Rıza Türmen, Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Merkezi'nin eş sözcülüğünü yapıyor.

Sanata yakın ilgi duyan ve yaklaşık 40 yıldır çello (viyolonsel) çalan Rıza Türmen, T24'te 2013 yılından beri, ağırlıklı olarak temel haklar, insan hakları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, genel hukuk ve politika konularında yazılar yazıyor.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Kim korkar Açık Radyo'dan?

Açık Radyo’nun lisansının iptali, Türkiye’yi büsbütün karanlığa iterek rejimin normalleşmesi yönünde bir siyasal iradenin mevcut olmadığını ortaya çıkardı. Kapalı bir rejime açık değil, kapalı radyolar yakışır

Sokak siyaseti ve yerel yönetimler

CHP’nin sokak siyaseti Türkiye’nin koşullarında doğru bir çizgidir. Bu siyasetin öznesi, ezilen, yoksul, işsiz, emekli, emekçi halktır

Yeni bir siyasetin anatomisi

"Antagoznizma"nın değil, "agonizmanın", "siyasal"ın değil, "siyasetin" egemen olduğu bir düzende, hiçbir iktidar muhalefeti yok sayamaz. Hiçbir iktidar, kendisini bütün bir toplumun temsilcisi olarak göremez. Kendi varlığının "öteki" olarak gördüğü muhalefetin varlığına bağlı olduğunu kabul eder. Muhalefeti ortadan kaldırılması gereken bir hasım değil, birlik içindeki farklılığın temsilcisi olarak görür. İki parti liderinin buluşmaları ve onunla başlayan diyalog, agonistik siyasetin kapılarını açabilir