30 Mart 2025
Fotoğraflar: Ege Vural Hükümdar / T24
Biz, bu çocukların hangi ara düşman ilan edildiğini bilmiyoruz. Ama “başımızdakiler”, bizim yerimize bunu da daha iyi biliyorlar ki, ellerindeki tüm araçlarla üzerlerine yürüyor. Gençliğe karşı panik üretmek, otoritenin yorgunluğunu gösterir. Yorgunluk mu sadece? Hayır. Aynı zamanda korku. Kontrol edemediğini düşman belleme refleksi. Kendine benzemeyene tahammülsüzlük. Her soruyu tehdit, her itirazı provokasyon sanma hali. Bunu sakın unutmayalım…
Tıbbi maske taktığı için gözaltına alınan milli sporcu, tekmelenen liseli, emre uyup hızlı yürümediği için coplanan genç avukat, metrodan çıkarken sıkıştırılıp sorguya çekilen üniversiteli... Kimse protestoya katıldı diye gözaltına alınan bir lise öğrencisinin adliyede ağlamasını izleyip, bu tabloya normal diyemez. Bir çocuğun gözaltındayken annesiyle yaptığı telefon görüşmesi var, mutlaka izleyin. Ağlayarak annesine “Kızdınız mı?” diyor. “Dedem ne dedi” diye soruyor. Annesi “Biz iyiyiz, sen dik dur” diye teselli ediyor.
Temsil mekanizmalarını ellerinde tutanlar, bu çocukları dinlemek yerine yönetmeye, anlamaya çalışmak yerine korkutarak hizaya sokmaya çalışıyor. Yine… Hep böyle oldu… Ama Z kuşağının bir şeyi çok farklı ve çok doğru yapacağına inanıyorum: Büyüdükçe bizler gibi hizaya girmeye meyletmeye başlamıyorlar. Çünkü hizaya inanmıyorlar.
Şahane kuşak, efsane kuşak…
Birlikte yaşamayı değil, toplumu idare etmeyi seçen bir siyasi akıl, sonunda yalnızca kendini kandırır. Toplumu okumak, fotokopi makinesinden çıkma anketlerle olacak iş de değil. O toplum, meydanda. Mahkeme önünde. Metro çıkışında. Gözaltı aracının arkasında. Bu yüzden siyasetçi için, toplumun nabzını tutmak sloganlarla, anketlerle, iki tane çakkıdı çakkıdı videoyla, yapay bir halkla ilişkiler kampanyasıyla olmayacak artık. Zaten gençler şunu söylüyor: Seçilmek, sandığa indirgenmiş bir vekalet ilişkisi değildir. Peki nedir? Stuart Hall’un vurguladığı gibi: Temsil bir anlam üretme sürecidir. Böyle söyleyince çok havalı görünüyor değil mi? Türkiye siyasetine bakıp, “anlam derken?..”. diye soranlar tam bu satırda buluştuk. Aynı anda aynı sessiz geceye doğru ‘içim sıkılıyor’ demişizdir, kim bilir belki benim cebimdeki para dönüp dolaşıp senin cebine girmiştir… Bülent Ortaçgil’in şarkısıydı bu... Asabım çok bozuk, tam burada çok belli oldu…
Neyse, literatürde siyasetin görevi, yalnızca karar almak değil; o kararların neden alındığını, kimler için alındığını ve kimin adına konuşulduğunu da bilmek, söylemek, ikna etmektir. Bu soruları bağıra bağıra sorma hakkına sahip olan kişiye de vatandaş denir. Ve şimdi siz, evde kafasına yatmayan ne varsa gözümüzün içine dik dik baka baka soran çocuğumuzun sokakta size mi hesap soramayacağını sandınız? Çocukların dövülmesine Yılmaz Özdil’in masaya vura vura isyan ettiği gibi avazımız çıktığı kadar bağırarak soruyoruz: Sen kimsin! Gözaltında ağlamasına, sabah okul çantasını bırakıp akşam nezaretle tanışmasına “düzen” mi diyeceğiz? Ben de bir çocuğun annesiyim. Ben çocuğumun gözyaşını evde akıtmıyorum. Siz kimsiniz? Ben çocuğumu polisten, devletten, hakimden korksun diye büyütmedim. Siyasete, siyasetçiye sussun diye de... Siz mi susturacaksınız? Siz kimsiniz?
Ağlayan çocuğun sesine, sıkılan koluna, yediği tekmeye, burnuna hunharca sıkılan gaza kulak vermeyen herkes, şu anda taraflı suskunluğun bir parçası değil, büyük utancın ortağıdır.
Son günlerde yaşananlar, klasik anlamıyla asayiş uygulaması olmaktan uzak. Olanlar, devletin yurttaşını nasıl gördüğüyle, neyi tehdit olarak algıladığıyla ilgili. Foucault’nun “disiplin toplumu” ile anlattığı bir teori var: Bedenlere uygulanan her şiddet, iktidar biçiminin anatomisidir. Yani o cop, sadece bir cop değil. O gaz, sadece gaz değil. Bedenlere hükmederek, kitlelere mesaj veriyorlar. Bu sınırı geçme diyorlar. Konuşma, birlik olma, sorgulama diyorlar.
Ama biz tam burada -yanıtını çok iyi bildiğimiz bir soru için - bir adım geri çekilip yeniden soralım: Devlet neden fiziki şiddete başvurur?
Siyaset bilimi bu soruya üç ana eksenden yaklaşır:
Psikolojik olarak, şiddet; gücün azaldığı yerde ortaya çıkar. Otorite zayıfladığında, rıza kaybolduğunda yönetme iddiası şiddetle takviye edilmeye çalışılır. Oysa iktidar ve şiddet, birbirini tamamlamamalı! Çünkü biri varsa, diğerine ihtiyaç kalmaz ki?
Sosyolojik olarak ise devletin şiddeti, norm dışına çıkan bedenleri hizaya sokma refleksidir. Disiplin toplumu” kavramı burada yeniden devreye giriyor: Bireylerin hareketleri, bedenleri, varlığı belli bir çerçevede tutulmak istenir. Gençlik gibi öngörülemeyen, standart dışı davranan bir kolektif figür; tehdit değilse bile problem olarak görülür.
Tarihsel olarak da otoriter rejimlerde kamusal itirazın şiddetle bastırılması çok bilindik, çok eski, çok derin: Krizin çözülmediği yerde baskı devreye girer. Şiddeti yalnızca bastırma olarak görmüyorlar ayrıca, “buraları kim yönetiyor, gösterelim” demeye çalışıyorlar.
Bugün sokakta uygulanan şiddet, sadece bir kontrol aracı değil, aynı zamanda bir korku senaryosunun kamusal gösterimi yani. Peki, bu şiddet ve baskı gösterisi, gençleri susturabilir mi?
Bugün Türkiye’de yaşadığımız kırılma, tam da bu temsil sisteminin anlam üretme kapasitesindeki tıkanmaya işaret ediyor. Ak Parti’nin erken dönem başarılarının önemli bir ayağı, kendi tabanının duygu haritasına hakimiyetine dayanıyordu. Mahalle, cami, aile, esnaf, sokak… Bunların hepsi birer veri kanalıydı. Örgütlenme biçimi yatay değildi ama temas biçimi kesinlikle öyleydi. O yüzden toplumdaki kırılmaları erken sezebiliyor, zaman zaman kendi politikalarını bu sinyallere göre revize edebiliyordu. Son yıllarda bu okuma refleksinin yerini, anlatma-ikna ısrarının aldığı görünüyor. Süreç, gerçekliği anlamaktan çok, inşa etmeye yönelik. Ve bu inşa süreci, toplumun geri kalanını “ikna edilmesi gereken kitle” olarak konumlandırıyor. Bu yüzden uzunca bir süredir iktidarın toplumsal dönüşümleri okuyamadığına, halkın duygusal, sosyal ve politik haritasında oluşan yeni fay hatlarını kavrayamadığına tanıklık ediyoruz. Ve bu yalnızca gençlerle sınırlı değil. Fakat gençler, bu kırılmayı en net, en çıplak haliyle görünür kılan grup haline gelmiş olabilir, aradan iyi sıyrıldılar. Çok iyi sıyrıldılar…
Özellikle gençlerin protestoları karşısında alınan sert önlemler yeni kuşağın hiç ama hiç anlaşılamadığını da gösteriyor. Ve biz biliyoruz ki, anlaşılmayan her öfke, daha fazla öfke üretir. İktidar, bu sürecin toplumu ikna edeceğine inanıyor olabilir. Ancak gözaltıların toplumda oluşturulması istenen karşılığı yok. Yani buna inanmak istiyorum. Çocuklarımız aptal değil. Aileleri de. Kandırılmış da değiller. Siyasetle ilgilenmenin belirli bir yaş, bir kostüm, bir rozet gerektirdiğini düşünenler o dar kalıplarından çıkmadıkları için, gençliğe dair tek fikirleri; küçümsemek... Gençler zaten ne onlara kendini kanıtlamak derdinde ne de onların anlamasını bekliyor. Kendisine küçümseyerek bakan bir dünyayı değiştirme cesaretine sahip olmak, işte asıl bu politik bilinçtir. Çocuklarımız çok net bir şey bağırıyor: Biz bunları hak etmiyoruz.
Her yeni müdahale de krizi derinleştiriyor. Meşruiyet krizi, doğrudan iletişim kanallarıyla ilgilidir. Sözcü’ye verilen yayın durdurma cezası, bunun açık örneği. Aynı anda birçok erişim engeli, televizyonlara ceza, sosyal medya hesaplarını kapatma… İtirazın kendisi kadar, o itirazın görünür olması da sakıncalı sayılıyor. Bu, doğrudan kamusal gerçekliğin yeniden inşası demek. Ve işte en tehlikeli eşik tam burada: Sadece tutuklananların değil, toplumun da, vicdanının da gözaltına alınmaya çalışıldığı bir noktadayız. Burada mesele bir sansür uygulaması olmaktan çıkıyor. Toplumun olup biteni nasıl gördüğü, neye tanık olabildiği ve hangi bilgiye ulaşabildiği yeniden tanımlanıyor. Yani o kamusal gerçeklik, müdahaleye açık hale geliyor ve gerçekle oynanıyor.
Ve işte burada sorulması gereken soru şu: Toplum, neye inansın? Cevap basit: Hafıza da bir direnç biçimidir.
Şu anda gençlere reva görülen, kendileri için değil; hepimiz adına bir sınav. Gençler, öğretmenleri, yakınları, akrabaları, komşuları, arkadaşları ve en önemlisi aileleri artık asla pasif izleyici değil, bir özne.
O annelerin çocuklarının gözünden yaş gelmeyecekti. Artık o anneler hiç susmaz. Uyumaz. Unutmaz.
Şükran Pakkan kimdir? Doç. Dr. Şükran Pakkan, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunudur. Birkbeck University Morley College'de Medya ve Gazetecilik eğitimi almış, yüksek lisans ve doktorasını İstanbul Üniversitesi'nde tamamlamıştır. Mesleğe İzmir'de politika ve ekonomi muhabiri olarak başlayan Pakkan, London Weekend Television (Channel 5), Women's Journal, Milliyet Gazetesi, Al Jazeera Türk TV, Al Jazeera English, HaberTürk TV gibi ulusal ve uluslararası medya kuruluşlarının haber merkezlerinde 25 yılı aşkın süre aktif gazetecilik yapmıştır. Akademik ve medya kariyeri boyunca başta Türkiye, Amerika, İngiltere ve Katar'da olmak üzere ulusal ve uluslararası çapta medya ve editoryal program, eğitime, sunum ve seminerlere konuşmacı ya da eğitimci olarak katılan Pakkan, "Bülent Dikmener Gazetecilik Ödülü" ve "Sedat Simavi Belgesel Ödülü" başta olmak üzere birçok ödülün de sahibidir. Gazeteci Hrant Dink'e yönelik suikast sürecinde medyayı konu alan "Neler Yapmadık Şu Vatan İçin" ile dijitalleşmenin gazeteciliğin üzerine etkilerini inceleyen "Gazeteciliğin Geleceği" isimli kitapların yazarıdır. "Unutmak ya da Unutmamak: Unutulma Hakkının Gazetecilik Perspektifinden Uygulanabilirliği" başlıklı kitabın da ortak yazarıdır. Uzun yıllardır üniversitelerde medya, televizyonculuk ve gazetecilik dersleri vermekte, kurucusu olduğu Newsroom Media'da kariyerine yapımcı ve yayıncı olarak devam etmektedir. |
“Bir şeyin sonunu getiremiyorlar” dedik. “Dikkat süreleri 8 saniye, balıktan kısa” dedik. “Çabuk sıkılıyorlar” dedik. Ama biz daha cümleyi bitirmeden, onlar meydanı doldurmuştu bile. Sonra biri çıktı, pankarta şunu yazdı: Benim gibi üç çocuğun olsa ne yapabilirsin?..
Dijital devler, haber akışını kontrol ederek önce neyi okuyacağımıza, sonra neyi bileceğimize karar veriyor. “Eğer bilinçli bir okur olmazsan, sadece gösterilmesine izin verilen haberleri göreceksin” diyorlar. Ama hadi dürüst olalım: Hiçbir ölümlü bu algoritmalarla tek başına mücadele edemez. Karşımızda, neyin görünür olup olmayacağına karar veren, değişken, kapalı ve sorgulanamaz bir sistem var. Bizi bir akışın içine atıyorlar ve önümüze ne koyarlarsa onu yiyoruz…
Gerçek insan ile yapay zekâ arasındaki sınır giderek buharlaşıyor. Ama bir yapay zekâ yaradılışı gerçekleşiyorsa, şahsen insana benzemesin isterim. ChatGPT’ye sordum, insana benzersen ne olur diye, şöyle dedi: “Bugün hiçbir şey yapasım yok.” Allah seni bildiğin gibi yapsın…
© Tüm hakları saklıdır.