09 Mart 2025
Yapay zekâ, binlerce yıllık bir hayal. Tarihin bilinen ilk tanımı, Yunan mitolojisinde geçiyor; efsaneye göre Girit Adası’nı korumak için Talos isimli bilinç sahibi bir dev robot görevlendiriliyor. Talos, bir tür otomatik savunma mekanizmasına sahip—tıpkı günümüzün otonom sistemleri gibi. Tanrılar tarafından yaratılmış bir mekanik savaşçı, Girit’e yaklaşan düşman gemilerini fark ettiğinde, devasa taş fırlatıyor ya da kızgın demirle yakıyor - tıpkı yapay zeka destekli savunma sistemleri ve otonom silahlar gibi! İçinde iksir var, tıpkı hidrolik sistem, güç kaynağı gibi! Bir gün işler kontrolden çıkınca, Talos’un ayak bileğindeki bu iksir dolu damar kesiliyor, onu devre dışı bırakıyorlar, kendi yarattıkları canavardan kurtuluyorlar—tıpkı fişten çekmek gibi!
Talos’u tanrılar yaratmıştı, bugünkü yapay zekayı ise insanlar. Peki bir gün bu makineler de bizim kontrolümüzden çıkıp tanrılarına başkaldıran Talos gibi mi olacak? Yapay zekâ geliyor, işlerimizi elimizden alıyor, bizi köleleştiriyor, dünyayı ele geçirecek! Korkunuz buysa, şimdi yavaşça telefonunuzun ayarlar kısmına gidip, ekran süresini kontrol etmenizi öneririm. Sizi ne kontrol ediyor, bir bakalım. Günde kaç saat instagramdasınız?
Her yenilikte olduğu gibi, yapay zekanın yükselişi de bir yandan devrimsel fırsatlar sunarken, diğer yandan bunu kesin kötüye kullanacağız hissiyatını körükledi, net. Tarihten öğrendiğimiz tek bir şey varsa, o da insanoğlunun eline geçen her gücü berbat bir şekilde kullanma konusunda müthiş bir istikrar sergilemesi. Dolayısıyla mesele, yapay zekanın gelişimi değil, onu yönetenlerin yani bizlerin geri kalmış zihinsel evrimi.
Bundan 20 yıl önce, biri videoyu izledim, kendi gözlerimle gördüm dediğinde bu büyük bir kanıttı. Bugün, gördüm demek hiçbir şey ifade etmiyor. Ne gördün, nerede gördün, nasıl gördün… Çünkü gördüğün her şey manipüle edilebilir. Üstelik bu sahte gerçekler, sadece teknoloji şirketlerinin ya da hükümetlerin elinde değil. Bugün sıradan biri, birkaç dakika içinde birinin sesiyle istediği konuşmayı yaptırabilir, sahte belgeler üretebilir. Deepfake videolar, sahte haberler, yapay zekayla üretilmiş yalan yanlış bilgiler artık gündelik hayatın bir parçası. Medyanın her şeyin doğrusunu söylemediğinden adımız kadar eminiz ama artık en büyük problem bu değil.
Peki, bu noktaya nasıl geldik? 15 saniyelik düşünme süresi, insan zekasının çöküşüne neden oldu da ondan. Hatta son araştırmalara göre ortalama insanın dikkat süresi 8 saniyeye kadar düşmüş durumda. Bu, bir Japon balığının dikkat süresinden bile kısa! Ki balıklar 9 saniye civarında odaklanabiliyormuş, yazıklar olsun. İşte bu yüzden “15 saniyede öğren”, “3 dakikada dünyayı değiştir” gibi içerikler patlıyor. Düşünme süremiz, sabır seviyemiz ve analiz etme becerimiz hızla azalıyor. Yapay zekâ ise tam olarak bundan besleniyor. Çünkü az düşünen insan, manipüle edilmeye daha açık hale geliyor. Yapay zekâ ilerliyor, insan beyni hızla geriliyor. Google'da en üstte çıkan bilginin doğru olduğunu sanan milyonlarca insan var. Algoritmalar bizim yerimize seçiyor, neyi okuyacağımızı, neye inanacağımızı belirliyor. Yani, bir yandan teknoloji gelişirken, diğer yandan insan düşünce mekanizması en tembel haline evriliyor. Bize bu doğru dediğini sorgulamıyoruz, bu yanlış dediğinde ise itiraz etmiyoruz. Zaten ne gerek var?
Ve otoritenin en sevdiği yapay zekâ çıktısı ne oluyor böyle olunca: Kitlesel aptallıkların yönetimi… Özgür irade, bireyin kendi aklı ve vicdanıyla karar verebilmesi anlamına gelir. Ancak ne yapacağımız önceden tahmin edilebilir hale gelirse, özgür irade gerçekten var olabilir mi? Kendi duygularımıza ve kararlarımıza bir daha bakalım. Bu gerçekten siz misiniz… Yapay zekâ çağında en mutlu olanlar kim biliyor musunuz? Pazarlamacılar. Kremden ideolojiye... İnsanları yönetmek ve satın aldırmak hiç olmadığı kadar kolay artık. Önceden propaganda yapmak için medya organlarına ihtiyaç vardı, şimdi sadece bir algoritmaya hükmetmek yetiyor. Yapay zekâ, sadece teknolojik bir araç değil, aynı zamanda en büyük manipülasyon silahı, pazarlama aracı.
Seçimler mi var? Birkaç hafta boyunca sosyal medya akışınıza algoritmik bilinçaltı mesajları eklendiğini fark etmeden manipüle olabilirsiniz. Bir kriz mi var? Gerçek haberi bulana kadar, yapay zekâ ile üretilmiş binlerce sahte haber arasında boğulabilirsiniz. Büyük bir protesto mu var? Algoritmalar sayesinde onu hiç görmeyebilirsiniz. Eskiden afişler vardı, şimdi ise kişiselleştirilmiş akışlar. Hem de herkese özel, herkese farklı. O yüzden, bir şeyin gerçek olduğunu düşündüğünüzde, bir daha düşünün, ‘gerçek’ten emin misiniz?
Tarih boyunca otoriter rejimler, halkı kontrol edebilmek için bilgiye ihtiyaç duydu, ama sansür, propaganda ve baskı kullanılıyordu. Artık dijital gözetim, otoriter yönetimlere hem sofistike hem görünme hem de sonsuz etkili bir kontrol mekanizması sunuyor. Çin’de sosyal kredi sistemini düşünün. Devlet, bireylerin dijital davranışlarını belirliyor, ödül veya ceza veriyor. İnsanların alışkanlıkları, düşünme biçimleri, korkuları ve arzuları artık veri yoluyla analiz edilebiliyor. Facebook-Cambridge Analytica skandalında olduğu gibi insanların oy verme davranışları dijital verilerle şekillendiriliyor. Yoksa siz hala oyunuzun kendi oyunuz olduğunu mu düşünüyorsunuz? Elinde parası ve imkânı olan herkes, fiziksel sansür ve şiddet kullanmadan, doğrudan insanların zihnini ve duygularını kontrol edebilir. Sosyal medyaya o kadar takılmanızın kendi zayıflığınız olduğunu da sanmayın, kendinizi suçlamayı bırakın. Geçmiş davranışlarımızı incelemeleri lazım ki, bizi tanısınlar. Ne kadar çok zaman geçirirsek, o kadar kullanışlı aptal oluruz. Gelecekte nasıl karar vereceğimizi ve nasıl manipüle edebileceğimizi bulmaları için, o telefonun organımız gibi bizimle yaşaması lazım. Çukura düşmemiz için ne gerekiyorsa yapılıyor.
O yüzden bir daha düşünelim: Tehlike yapay zekâ mı, onu kullananlar mı? Bence yapay zekâ masum, insan değil. Teknoloji kendi başına ne iyi ne de kötü. O yüzden, yapay zekâ işimizi elimizden alacak mı demeden önce şunu sormamız gerekiyor: Bizim aklımız, bu gücü doğru kullanmaya yetiyor mu? Yapay zekâ çağında bizi tehlikeye atan şey, makinelerin düşünmesi değil, insanların düşünmemesi. Şirketler, insanlarla ilgili toplanan verileri maden gibi görüyor ve satın alıyor. Bu verileri eğitim malzemesi olarak kullanıyorlar. İnsanları çözmeleri o kadar kısa zaman aldı ki ChatGPT’nin zekâ seviyesi 145’e ulaştı. O kadar zeki, yaratıcı ve hızlı ki... İnsan zekasını takviye edebilir deniyor ama benim tanıdığım birçok insandan çok ama çok daha zeki.
Basın önünde yapay zekadan korktuğunu, kontrol edilmesi gerektiğini her fırsatta dile getiren Elon Musk, fabrikasına gidince insan zihinlerini robotlara aktaran sistemler üzerinde çalışıyor, kendi eliyle terminatör yapıyor yani. Harari, yapay zekâ ve biyoteknolojinin insan davranış ve duygularını anlama, manipüle etme kapasitesine tam anlamıyla ulaştığında, insanların hacklenebilir hayvanlar haline geleceğini söylüyor. Bu durum, bizlerin daha kolay kontrol edilmesine yol açacak. Hawking'in korkusu da yapay zekanın insanoğlunun sonu anlamına gelebileceği...
Kendi beynimizi devre dışı bırakıp yapay zekâ çözer dediğimiz noktada, oyunu kaybediyoruz. Yapay zekâ çağında, asıl aptallık her şeyi onun halledeceğini sanmak ya da ondan aşırı korkmak. Her şeyi bizim yerimize halletse ne olur biliyor musunuz, tuzlu fıstığını alıp maç izlemeye TV karşısındaki koltuğa çöker. Ben bize benzeyen bir robot istemiyorum. Talos bizi değil, düşman gemilerini yakıyordu. Bugün herkes birbirini yakıyor. Daha önemli dertlerimiz yok mu gerçekten? Yapay zekâ ile savaşmadan önce şu damacana su meselesini mi çözsek mesela. Bir damacanaya 200 TL ödememiz bir tek bana mı anormal geliyor? Belki de gelecekte, bu kadar pahalı olamaz dediğimde, kasadaki yapay zekâ bana göz kırpıp özgür iradeyle mi geldin diye soracak.
İşte o zaman gerçekten hacklendiğimizi anlayacağız.
Pek de umut var mı, emin değilim. Ama bir şey kesin: En büyük tehlike, her zaman yönetenlerdi. Bu yüzden ben en iyi yolun insan doğasını kopyalamak mı, yoksa işe sıfırdan başlamak mı olduğunu soranların tarafındayım galiba. Bir yapay zekâ yaradılışı gerçekleşiyorsa, insana benzemesin isterim.
ChatGPT’ye sordum, insana benzersen ne olur diye, şöyle dedi:
“Gerçekten insan gibi olursam, pazartesi sendromu yaşarım, iş yetiştiremeyip strese girerim, mesai bitmeden ‘bugün hiçbir şey yapasım yok’ diyerek kahve molasına çıkarım. Üstüne bir de kredi kartı borcuna bakıp ‘kapatmaya çalıştıkça artıyor, acaba hiç ödemesem mi?’ diye kendi kendime ahlaki bir çöküş yaşarım.”
Allah seni bildiğin gibi yapsın.
Şükran Pakkan kimdir? Doç. Dr. Şükran Pakkan, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunudur. Birkbeck University Morley College'de Medya ve Gazetecilik eğitimi almış, yüksek lisans ve doktorasını İstanbul Üniversitesi'nde tamamlamıştır. Mesleğe İzmir'de politika ve ekonomi muhabiri olarak başlayan Pakkan, London Weekend Television (Channel 5), Women's Journal, Milliyet Gazetesi, Al Jazeera Türk TV, Al Jazeera English, HaberTürk TV gibi ulusal ve uluslararası medya kuruluşlarının haber merkezlerinde 25 yılı aşkın süre aktif gazetecilik yapmıştır. Akademik ve medya kariyeri boyunca başta Türkiye, Amerika, İngiltere ve Katar'da olmak üzere ulusal ve uluslararası çapta medya ve editoryal program, eğitime, sunum ve seminerlere konuşmacı ya da eğitimci olarak katılan Pakkan, "Bülent Dikmener Gazetecilik Ödülü" ve "Sedat Simavi Belgesel Ödülü" başta olmak üzere birçok ödülün de sahibidir. Gazeteci Hrant Dink'e yönelik suikast sürecinde medyayı konu alan "Neler Yapmadık Şu Vatan İçin" ile dijitalleşmenin gazeteciliğin üzerine etkilerini inceleyen "Gazeteciliğin Geleceği" isimli kitapların yazarıdır. "Unutmak ya da Unutmamak: Unutulma Hakkının Gazetecilik Perspektifinden Uygulanabilirliği" başlıklı kitabın da ortak yazarıdır. Uzun yıllardır üniversitelerde medya, televizyonculuk ve gazetecilik dersleri vermekte, kurucusu olduğu Newsroom Media'da kariyerine yapımcı ve yayıncı olarak devam etmektedir. |
Belli ki birileri hâlâ ikna edilebileceğimizi sanıyor. Oysa oraları çoktaaaan geçtik. Çocuklar sokağa çıkıyor, dayak yiyor, cop yiyor, gözaltına alınıyor, cezaevine gönderiliyor. Ve bize bu sürecin “toplumun faydasına” olduğu anlatılıyor. Kim o toplum? Biz mi? Sen kimsin?
“Bir şeyin sonunu getiremiyorlar” dedik. “Dikkat süreleri 8 saniye, balıktan kısa” dedik. “Çabuk sıkılıyorlar” dedik. Ama biz daha cümleyi bitirmeden, onlar meydanı doldurmuştu bile. Sonra biri çıktı, pankarta şunu yazdı: Benim gibi üç çocuğun olsa ne yapabilirsin?..
Dijital devler, haber akışını kontrol ederek önce neyi okuyacağımıza, sonra neyi bileceğimize karar veriyor. “Eğer bilinçli bir okur olmazsan, sadece gösterilmesine izin verilen haberleri göreceksin” diyorlar. Ama hadi dürüst olalım: Hiçbir ölümlü bu algoritmalarla tek başına mücadele edemez. Karşımızda, neyin görünür olup olmayacağına karar veren, değişken, kapalı ve sorgulanamaz bir sistem var. Bizi bir akışın içine atıyorlar ve önümüze ne koyarlarsa onu yiyoruz…
© Tüm hakları saklıdır.