16 Temmuz 2021

Ben bıktım Muvakkit, ya sen?

"Ben bıktım be Muvakkit, ya sen, sen bıkmadın mı?" "Bilmem", dedi, "dağ durmaktan, dere akmaktan bıkar mı?" "Kalp çarpmaktan bıkabilir ama." Ses etmedi. Hem söylenecek bir şey yoktu hem de sessizlik zaten bütün cevap ihtimallerini kapsıyordu.

Kızıl bir kadrana dönüşmüş güneş binaların ardında kayboldu, gün devrildi, havaya bir ıhlamur kokusu yayıldı, sokağa taşmış masalardan gürültülü sohbetler yükseldi, o zaman ben ağır aksak eve döndüm.

Apartman kapısının önüne beyaz bir köpek uzanmıştı, başını öne uzattığı bacaklarının arasına doğru eğmiş, hüzünlü gözlerle etrafa bakıyordu. Selam verip içeri girdim.

Elektrik kesilip yeniden gelmişti, bunu böyle zamanlarda nedense yanmaya başlayan vitrin altı lambalarının ışığından anladım. Kendimi kanepeye bıraktım, gözlerimi kapadım. Kendimlerden bir kendim oldum, ufacık kaldım, tefecik sindim. Sığınmak için hatıralar aradım, aklıma bir dağda kayboluşum geldi, korkmamıştım.

Yanı başımda bana telkin verir edasıyla "Üzkür ma künte aleyhi…" diye mırıldanan Muvakkit'in sesini duydum. Durumu anladığını sezdiren bir latifeyle çıkmıştı karşıma. "Hayattayken inandıklarıma inanmaya devam etmeliyim, öyle mi?" diye sordum. Ama neye inanıyordum ya da inanmadığım ne kalmıştı? Doğruldum, karşısında bağdaş kurdum.

"Ben bıktım be Muvakkit, ya sen, sen bıkmadın mı?"

"Bilmem", dedi, "dağ durmaktan, dere akmaktan bıkar mı?"

"Kalp çarpmaktan bıkabilir ama."

Ses etmedi. Hem söylenecek bir şey yoktu hem de sessizlik zaten bütün cevap ihtimallerini kapsıyordu. Yine de bana hak vermesini istiyordum, devam ettim:

"Çok yağmurlar yağdıktan ve ben çok gözyaşı döktükten sonra yeryüzüne bir yorgunluk çöktü. Hevesim hayal kırıklığına yenik düştü, arzum kayıtsızlıkta yitip gitti, merakım karanlığa teslim oldu. Ben yine de uykudan uyandım Muvakkit, sendeleyerek yüzümü yıkadım, aksayarak işe gittim, tökezleyerek eve döndüm, üşüyerek okudum, titreyerek yazdım, topallayarak yatağa attım kendimi. Yine uyandım, yeni ama taze olmayan bir güne yine uyandım, ilanihaye. Çay demledim, içtim, peynir dilimledim, belki bir yumurta kırdım. Bazen bir kuş cıvıltısı duydum, bazen sirenlerden boğuldum. İnsanlardan ürktüm, acı çekmekten utandım. Eve kapağı dar attım. Balkonda yedi adım attım, geri döndüm, yedi adım daha attım, geri döndüm, ilanihaye."

Ama sesini çıkarmadı, hafif bir iç çekişle gözlerini bana dikip öylece bekledi.

"Yanıp kavrulmuş ama şeklini koruyan bir nesneyim Muvakkit, aslında artık o nesne de değilim, külden ibaretim. Beni ben sananlar beni bilmiyorlardır, oysa ben seni sen sanmıyorum. Hadi bırak, üfle gitsin, bir esinti, bir hareket yeter beni hür kılmaya, külün havaya savrulmasına."

"Evvel giden ahbabından selam getirdim" dedi bir şiiri tersten okurcasına. Söylediklerime değil, başka bir şeye cevap veriyordu. Bu da onun tarzı, onun yoluydu. Bıkkınlıklardan bıkmış, sıkıntılardan sıkılmıştı. Sesi karanlıkta birden yanan, titrek ama karanlığı eriten bir mum gibiydi. Başımı dizlerine yasladım. Sağ elini göğsümün üzerine koyarak yavrusunu teskin eden sabırlı bir anne gibi sıvazlamaya başladı. Bir merhemi yedirerek sürer gibi irfanını bana geçirmeye çalışıyordu. Gözlerimi kapayıp kendimi ona bıraktım.

TIKLAYIN | Muvakkit’le karşılaşmalar

TIKLAYIN | Muvakkitle karşılaşmalar

TIKLAYIN | Muvakkit'le hasbihâl

TIKLAYIN | Muvakkitin peşinde

TIKLAYIN | Muvakkit’in sorusu

Yazarın Diğer Yazıları

On altı

Seninle yan yana yürürken istesem de istemesem de çokluk senin hakkında, ikimiz hakkında düşünürüm. Türlü şeyler anlatırım sana, bazen sesli olarak, bazen içimden. Gözüne güzel manzaralar ilişsin, kulağına hoş-avaz kuşların nağmeleri dolsun isterim. Dünyayı beğendirmeye çalışır, sanki sana "bak bu da var!" der gibi ilginç şeyleri işaret ederim

"Hiç" oldum Muvakkit

Muvakkit'in zihninin içinden süzülen şöyle bir cümle duydum: "Hayatında sadece acı varsa, hiç acı yoktur". Üstelik sormadan anladım ki, bununla acının fazlalığından kaynaklanan bir kayıtsızlık halini kastetmiyordu. Tuhaf bir fikir diye düşündüm, ama bir açıklama istemedim. Öylece kalmaya, salınmaya devam ettim. İfadeyi tersinden kursaydı, örneğin "Hayatında sadece zevk varsa, hiç zevk yoktur" deseydi, kabul etmek o kadar zor olmayacaktı sanki. Sonra, öylece kaldım ve yavaş yavaş ne demek istediğini anladım. 

Muharrem İnce ve Freud'un fıkraları

Seçimlere kısa bir süre kala bazen kendimi öylesine sıkışmış, cansız ve isteksiz bir ruh haliyle mahut günün gelmesini ve ne olacaksa olmasını bekler bir durumda buluyorum ki, ilgimi başka konulara yöneltmek ihtiyacı hissediyorum. Bu hafta sonu da gündemden birkaç saatliğine uzaklaşmak için Elliott Oring'in Sigmund Freud'un Fıkraları: Mizah ve Yahudi Kimliği Hakkında Bir Çalışma adlı kitabını okuyordum. Kitap beklediğimden hayli farklıydı ve Freud'un incelemek için seçtiği fıkralarla kendi hayat öyküsü arasında ilginç bağlantılar kuruyordu[i]. Öte yandan kitapta incelenen fıkraları okurken zihnimin bunları bir şekilde Muharrem İnce'ye bağlayıp durduğunu fark ettim. Bir iki fıkra sonra da bunu kendim için eğlenceli bir hafta sonu uğraşı haline getirdim. Derken, belki bunu bir yazıya dökebilirim diye düşündüm.