14 Ekim 2022

İçimizde eskinin izleri…

Travmanın kuşaklararası iletimi, aslında kuşaklararası iletimin bir yönüne işaret ediyor. Gerek bugünümüzü kavramaya çalışırken, gerek ruhsal tedavi pratiklerinde bunun tek olası yön olmadığını akılda tutmakta fayda var. Galit'in kitabın sonlarındaki şu cümlesi sanırım bunu gayet güzel hatırlatıyor: "Travma zihinlerimiz ve bedenlerimiz aracılığıyla iletilir, ancak dayanıklılık ve şifa da öyle"

Galit Atlas'ın Seks, Yalanlar ve Psikanaliz: Arzunun Gizemi[1] kitabı Türkçede geçen yıl basılmış ve hayli ilgi görmüştü. Yeni kitabı Duygusal Miras ise bu yıl yayımlandı ve kısa zamanda Türkçeye kazandırılmış oluyor.

Duygusal Miras, çıkar çıkmaz geniş bir okuyucu kitlesine ulaştı, İtalya ve İsrail'de haftalardır en çok satan kitaplar listesinde yer alıyor. Kitap şimdiden birçok dile çevrilmiş durumda ve Galit'in söylediğine göre devam eden çevirilerle birlikte kısa süre sonra yirmi iki ülkede yayımlanmış olacak. Okunduğunda görüleceği üzere Duygusal Miras bu ilgiyi hak eden ve karşılıksız bırakmayan bir yapıt. Galit'in mesleki yaşamında en ziyadesiyle ilgilendiği iki temel konu cinsellik ve travmadır. Önceki kitap ilk konuyla ilgiliydi, bu kez konu travma, özellikle de travmanın kuşaklararası iletimi.

Kuşaklararası iletim

Bu terim (Kuşaklararası iletim/aktarım: Transgenerational transmission) son yirmi yılda yaygın bir bilinirliğe kavuştu. Psikanalitik yazında konu 1980'li yıllardan itibaren giderek artan sayıda makale ve kitapta ele alındı. Ayrıca travmanın kuşaklararası iletimi psikanaliz dışındaki ruhsal sağaltım pratiklerinde ve tıbbi ya da psikolojik alanın dışındaki şifa arayışlarında da popüler bir tema oldu. Türkiye'de Mark Wolynn'in Seninle Başlamadı kitabı ve Bert Hellinger'in kitapları başta olmak üzere bu konu etrafında yazılanlar genel okuyucudan da hayli ilgi gördü.

Kuşaklararası iletim terimi söz gelimi belirli bir anlamın ya da bağlanma örüntülerinin iletimi için de kullanılabilir olsa bile genellikle travmanın kuşaklararası iletiminden söz etmek üzere kullanılıyor. Terimin psikanalitik yazına girişi özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında altı milyon Yahudinin öldürülmesine yol açan Holokost'un kurbanlarının ve mağdurlarının soyundan gelen kişilerle yapılan klinik çalışmalarla olmuştu. Bu çalışmalarda, kurbanların sağ kalan yakınlarının, yaşadıkları travmayı kendilerinden sonraki kuşaklara aktardıkları fark edilmişti. Travmayı doğrudan yaşamamış, hatta travmayla ilgili bilgiler kendilerinden gizlenmiş olan kuşaklarda gözlemlenen belirtiler travmanın bilinçdışı olarak sonraki kuşaklara aktarıldığı sonucunu ortaya çıkarmıştı.

Kuşaklararası iletim kavramının psikanalitik literatürde kullanılmasına öncülük edenlerden birisi Vamık Volkan'dır. Benim bu kavramla tanışmam da Vamık Hoca vasıtasıyla olmuştu. Yirmi küsur yıl önceki bir vaka çalışmamızda Hoca sunulan vakayı bu kavram etrafında formüle etmişti. Onun konuyla ilgili olarak kendi klinik çalışmalarından verdiği vaka örneklerinin çoğu da yine İkinci Dünya Savaşı sırasında hayatını kaybeden ya da travmaya uğrayan kurban ve mağdurların altsoylarıyla ilgiliydi.

Volkan'ın Nazi Mirası kitabında verdiği örneklerden biri olan Victor'un Nazi komutanı dedesi, "işe yaramaz" ya da zihinsel özürlü kişilerin öldürülmesini amaçlayan bir misyonda görev almış, özel hayatında iyi aile babası görünümlü biridir. Victor, boğuluyor olma hissiyle pencereleri kırıp dışarıya çıkmak, bademcik ameliyatı olurken gazla anesteziye karşı direnç göstermek, engelli kardeşine karşı aşırı bir korumacılık geliştirmek gibi davranışlar sergiler. Aile içindeki suskunluğun da katkısıyla anlamı belirsiz kalan bu duygu ve davranışlarının dedesinin öyküsüyle ilgili olduğu analiz sırasında anlaşılır.[2]

Volkan'ın yazarlarından biri olduğu Bilinçdışında Nazi Almanya'sı kitabı da travmanın kuşaklararası iletimini hem kuramsal çerçevesiyle hem de vaka öyküleriyle ele alır. Volkan "seçilmiş travma" kavramı üzerinden Nazi dönemi imgelerinin sonraki kuşaklara nasıl aktarıldığını anlatırken bu aktarımın yalnızca kan bağı aracılığıyla olmadığını vurgular.[3] Bunun önemi savaş ya da soykırım gibi büyük boyutlu toplumsal olaylarda sonraki kuşakların bu olaylar sırasında oluşan sembolleri, imgeleri, hatıraları bilinçdışı olarak devralabileceklerini göstermesidir.

Vamık Hoca, denetleyicisi olduğu bir analizi kaleme aldığı Hayvan Katili kitabında, iç dünyası (üvey) babasının tortulaşmış imgesinin haznesi haline gelmiş bir adamdan söz eder. İkinci Dünya Savaşı sırasında ağır biçimde travmatize olan baba Gregory, oğlu Peter'e avlanan değil avlayan olmak düşüncesini aktarmıştı. İlk silahı üvey babası tarafından verilen Peter, anksiyetesi ile başa çıkabilmek için sürüler halinde geyikleri öldürmekteydi. Bu örnekte Gregory, Peter'in biyolojik babası olmayıp Peter iki yaş civarındayken onun annesiyle evlenmişti. Anne çalışırken Gregory çocukla kalmış ve onun asıl bakıcısı olmuştu.[4] Bu öyküden anlaşılacağı üzere bilinçdışı olarak bir sonraki kuşağa kendi iç dünyasını yerleştirmek için mutlaka genetik geçiş gerekmez.

İsrailli psikanalist Ilany Kogan da kuşaklararası aktarım kavramını yazılarında ve klinik çalışmasında sıklıkla kullanır. Türkiye'deki psikanaliz eğitimine uzun yıllar katkıda bulunan Kogan'ın Holokost'tan kurtulanlarda ve sonraki kuşaklarda travmaya bağlı bozukluklar hakkında büyük tecrübesi vardı. Vaka çalışmalarında ve konuşmalarında sıklıkla travmanın kuşaklararası aktarımıyla ilgili örnekler verirdi.

Kogan, Dilsiz Çocukların Çığlığı adlı kitabındaki vaka öykülerinden birinde annesinin aktardığı depresyon ve suçluluk duygularıyla özdeşim yapan ve kendisini farklı bir birey olarak var edemeyen bir kadının durumu üzerinden travmanın aktarımını anlatır.[5] Kendilikten Kaçış adlı kitabında da travmanın aktarımının mekanizmasını anlamamıza önemli bir katkı sağlayan "sınırların geçirgenliği" fikrini ortaya atar. Kogan'a göre travmaya uğramış ana babalar ve çocukları arasında sınır oluşumunun sekteye uğraması yaygın bir görüngüdür. Geçmişle bugün, kendilikle nesne ve gerçekle düşlem arasındaki sınırlar geçirgen ve bulanıklaşmış durumdadır. Kogan, bu sınır geçirgenliğinin "ilkel bir özdeşleşmeye" yani çocuğun hasarlı ebeveyniyle topyekûn özdeşleşmesine yol açtığını öne sürer. [6]

Aradığımız yanı başımızdadır

Evvelki yıl Galit'in Seks, Yalanlar ve Psikanaliz kitabının sunuşunu hazırlarken onunla yazışmış ve Duygusal Miras'ı yazmakta olduğunu öğrenmiştim. Konusunu öğrendiğimde kitabı merakla beklemeye başladım.

Kitabın Türkçesinin hazırlanması için geçen aylar sırasında yayımlanan bir dizi (Zeytin Ağacı) geçmiş kuşakların travmalarının şimdiki kuşakların yaşadığı zorluklarla ilişkili olduğu temasını işleyince travmanın aktarımı konusu yaygın bir ilgi gördü. Bu dizinin ilham aldığı yaklaşım dizide de adı geçen popüler bir kitapta işleniyordu. Kitap, Mark Wolynn'in yazdığı, Kalıtsal Aile Travmalarının Kim Olduğumuza Etkileri ve Sorunların Üstesinden Gelebilme Yolları alt başlığını taşıyan ve son baktığımda 38. baskısını yapmış olan Seninle Başlamadı kitabıydı.[7]

Seninle Başlamadı, ilginç bir biçimde Mark Wolynn'in kendi öyküsüyle başlıyor. Wolynn, öykünün kendisiyle başlamadığını anlatmak üzere yola çıkarken, otuzlu yaşlarında kendisine musallat olan bir göz hastalığından söz ediyor. Görme yetisini kaybetme riski oluşturan bu hastalığı kabullenmekte zorlanıyor ve kurulu düzenini, ilişkilerini, ailesini, işini bırakıp yolculuklara çıkıyor. Birçok öğretiden ve özellikle Doğu bilgeliğinden yardım arıyor, eğitim programlarına katılıyor, guruların peşinden koşuyor. Sonunda iki ayrı ruhani usta ona evine dönmesini söylüyorlar. Böylece Güneydoğu Asya'dan evine, ebeveynine dönüp aradığını orada buluyor.

Bu öykü bana hemen Coelho'nun Simyacı'sını[8] hatırlattı. Simyacı'nın temel konusu da benzer niteliktedir. Kahramanımız kişisel menkıbesinin peşinde koşar ve sonunda aradığının aslında yanı başında olduğu gerçeğine varır. Bu benzerliğin tesadüfi olmadığını ve kişisel gelişim arayışında bir noktada varılan temel bir gerçek olduğunu öne sürebiliriz. Ama öykülerden çıkarabileceğimiz önemli bir sonuç, bu arayışlar, bu yolculuklar olmadan yanı başımızdaki o gerçeğe varamayacağımızdır. Bulmanın mukadder olduğu o gerçeğe ulaşmak için tüm o uzun ve zahmetli yolculuk gereklidir. Bu eserler aslında bize bunu vazederler.

Bununla birlikte kişisel gelişim ürünlerinin zımni vaadi aradığımızın nerede olduğuna dair o saklı bilgiyi bize kısa yoldan sunmaktır. Uzun, zahmetli, fedakârlıklar ve vazgeçişlerle dolu o yolculuklara çıkmamıza belki de gerek yoktur. Kendileri bu yolculuklardan geçmiş ve derin bir tecrübe edinmiş olan kişiler bizimle bulduklarını paylaşacaklar, bize (kısa) yolu göstereceklerdir. Görüleceği üzere burada tuhaf bir çelişki var. Bir yandan, bulunacak şey ne kadar yakında olsa da uzaklara gidip kaybolmadan, başka ihtimalleri araştırmadan, çaresizlikten geçmeden, deyim yerindeyse çileyi doldurmadan ona ulaşmak mümkün değil fikri işlenirken, bir yandan da kişinin bütün yolculuğu bizzat tecrübe etmesine gerek kalmaksızın, bulunmuş yöntemlerle daha kısa bir yoldan istediğine ulaşabileceği fikri öne sürülmektedir.

Atalar koruk yer, çocukların dişleri kamaşır

Galit'in kitabı vesilesiyle Seninle Başlamadı'ya tekrar bakarken dikkatimi çeken bir şeyle karşılaştım. Wolynn kitabının üçüncü bölümünün başına Eski Ahitten aldığı bir epigraf koymuştu: "Atalar koruk yer, çocukların dişleri kamaşır" (Ezekiel: 18:2). Yorumculara göre bunun anlamı açıktır ve bu yorum da kuşaklararası iletim fikriyle uyumludur. Üstsoyumuzun yaşantıları ve eylemleri bizi etkiler, onların başına gelenlerin, yaptıklarının ya da yapmadıklarının sonuçlarına katlanmak zorunda kalırız. Korkularımızı, duygularımızı ve davranışlarımızı kuşaktan kuşağa aktarılmış olarak devralırız.

Eski Ahitte yukarıdaki söz bir kez daha ama bu kez Tanrı'nın vaadiyle değişecek bir durum olarak geçer. İlginç biçimde Galit'in kitabı da bu sözlerle başlıyor: "O günlerde insanlar artık ‘Atalar koruk yedi, çocukların dişleri kamaştı' demeyecekler" (Jeremiah, 31: 29). Sanki Galit, şimdiki kuşağı, eski kuşakların eylemlerinin olumsuz etkilerinden korumak için Tanrı'nın sözlerine işaret etmiştir.

Her iki yazarın, önceki kuşakların travmalarını taşımaktan kurtulmak için önerdikleri yol benzerdir: Anlaşılması ve anlatılması gereken öykü, ortaya çıkmalı ve işlenmelidir. Ancak böylece öykünün sonraki kuşakların sırtına yüklediği ağırlık ortadan kaldırılabilir.

Duygusal Miras'ın üslubu

Seks, Yalanlar ve Psikanaliz kitabı vesilesiyle Galit'le tanışmış olanlar bu kitabın üslubunu hayli şaşırtıcı bulacaklardır. Önceki kitaptan yazarın iyi bir öykü anlatıcısı olduğunu, kendi öyküsüyle karşısındakinin öyküsünü iç içe geçirip anlatmakta mahir olduğunu hatırlayanlar yine beklediklerini bulacaklardır. Ama muhtemelen bu kez kitabı neredeyse sürükleyici bir edebi bir eseri okurken olduğu gibi yutarcasına okuyacaklardır. Önceki kitabın sonunda yirmi sayfa tutan bir kaynakça vardı. Bu kez kitapta kaynakça yok ve metin içindeki birkaç alıntı için bile kaynak gösterilmemiş. Bu, Galit'in kitabın nasıl okunmasını hedeflediğini gösteren önemli bir tercih.

Seninle Başlamadı da olduğu gibi Duygusal Miras'ta da travmanın aktarımını anlatmak için sahne önce yazarın kendi öyküsüyle kuruluyor ve herhalde buna tesadüf demektense aramaya kendimizden başladığımızı ve dönüp dolaşıp kendimizde sonlandırdığımızı kabul etmek daha yerinde olur.

Galit, doğup büyüdüğü İsrail'deki yıllarında hem doğrudan kendi ailesinden hem de Volkan'ın anlattığı türden bir toplumsal aktarımla travmatik duyguların, imgelerin, hatıraların nasıl iç dünyasına işlediğini çok güzel anlatıyor. Hastalarının öykülerini dinlerken sıklıkla kendi öyküsüyle onlarınkini yan yana, iç içe, karşı karşıya koyup daha derin bir duyuşa, kavrayışa varıyor.

İsrail'de "hemen her apartmanda, oradan, yani İkinci Dünya Savaşı Avrupa'sından, Holokost'tan kurtulan birileri" vardır. Holokost'u anma gününde hayat iki dakikalığına durur, sirenler çalar, herkes katledilen altı milyon insanı hatırlamak için saygı duruşunda bulunur. "Okul bahçesinde sirenler çaldığında" diye anlatıyor Galit, "elimizden geldiğince ciddi kalmaya, üzülmeye, toplama kamplarını, gaz odalarını düşünmeye, kendi ailelerimizin orada olduğunu hayal etmeye çalışırdık. Ama ne kadar uğraşırsak uğraşalım, siren çalmaya başladığında çocuklardan biri kaçınılmaz olarak kıkırdamaya başlardı, biz de gülmemeye çalışarak yüzlerimizi kapatırdık". Bu cümleler hem travmanın aktarımını hem de ona direnen güçleri gayet iyi özetliyor.

Kitaptaki öykülerde Holokost'un hayaleti arka planda varlığını hep hissettiriyor. Galit'in, "Yıllar sonra, anavatanımdan çok uzakta, New York'ta, danışanlarımdan kaçının Holokost'tan kurtulanların ikinci ve üçüncü nesil torunları olduğunu öğrenince şaşırdım" sözleri de herhalde geçmişten mesafeyle ya da zamanla kurtulmanın o kadar kolay olmadığının bir göstergesidir.

Travmanın kuşaklararası iletimi, aslında kuşaklararası iletimin bir yönüne işaret ediyor. Gerek bugünümüzü kavramaya çalışırken, gerek ruhsal tedavi pratiklerinde bunun tek olası yön olmadığını akılda tutmakta fayda var. Galit'in kitabın sonlarındaki şu cümlesi sanırım bunu gayet güzel hatırlatıyor: "Travma zihinlerimiz ve bedenlerimiz aracılığıyla iletilir, ancak dayanıklılık ve şifa da öyle". 


Kaynakça

Atlas G (2021) Seks, Yalanlar ve Psikanaliz: Arzunun Gizemi. Çev: Tümay N. Okuyan Us Yayınları, İstanbul.

Coelho P (1996) Simyacı. Çev: İnce Ö. Can Yayınları, İstanbul.

Kogan I (1995) The Cry of Mute Children. Free Association Books, Londra.

Kogan I (2012) Kendilikten Kaçış. Çev: Büyükkal B. Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul.

Volkan VD (2002) Third Reich in the Unconscious. Routledge, Londra.

Volkan VD (2014) Hayvan Katili. Çev: Germaner C. Okuyan Us Yayınları, İstanbul.

Volkan VD (2017) Nazi Mirası. Pusula Yayınları, İstanbul.

Wolynn M (2017) Seninle Başlamadı: Kalıtsal Aile Travmalarının Kim Olduğumuza Etkileri ve Sorunların Üstesinden Gelebilme Yolları. Çev: Madenoğlu M. Sola Yayınları, İstanbul.


[1] Atlas 2021

[2] Volkan 2017

[3] Volkan 2002

[4] Volkan 2014

[5] Kogan 1995

[6] Kogan 2012

[7] Wolynn 2017

[8] Coelho 1996

Yazarın Diğer Yazıları

On altı

Seninle yan yana yürürken istesem de istemesem de çokluk senin hakkında, ikimiz hakkında düşünürüm. Türlü şeyler anlatırım sana, bazen sesli olarak, bazen içimden. Gözüne güzel manzaralar ilişsin, kulağına hoş-avaz kuşların nağmeleri dolsun isterim. Dünyayı beğendirmeye çalışır, sanki sana "bak bu da var!" der gibi ilginç şeyleri işaret ederim

"Hiç" oldum Muvakkit

Muvakkit'in zihninin içinden süzülen şöyle bir cümle duydum: "Hayatında sadece acı varsa, hiç acı yoktur". Üstelik sormadan anladım ki, bununla acının fazlalığından kaynaklanan bir kayıtsızlık halini kastetmiyordu. Tuhaf bir fikir diye düşündüm, ama bir açıklama istemedim. Öylece kalmaya, salınmaya devam ettim. İfadeyi tersinden kursaydı, örneğin "Hayatında sadece zevk varsa, hiç zevk yoktur" deseydi, kabul etmek o kadar zor olmayacaktı sanki. Sonra, öylece kaldım ve yavaş yavaş ne demek istediğini anladım. 

Muharrem İnce ve Freud'un fıkraları

Seçimlere kısa bir süre kala bazen kendimi öylesine sıkışmış, cansız ve isteksiz bir ruh haliyle mahut günün gelmesini ve ne olacaksa olmasını bekler bir durumda buluyorum ki, ilgimi başka konulara yöneltmek ihtiyacı hissediyorum. Bu hafta sonu da gündemden birkaç saatliğine uzaklaşmak için Elliott Oring'in Sigmund Freud'un Fıkraları: Mizah ve Yahudi Kimliği Hakkında Bir Çalışma adlı kitabını okuyordum. Kitap beklediğimden hayli farklıydı ve Freud'un incelemek için seçtiği fıkralarla kendi hayat öyküsü arasında ilginç bağlantılar kuruyordu[i]. Öte yandan kitapta incelenen fıkraları okurken zihnimin bunları bir şekilde Muharrem İnce'ye bağlayıp durduğunu fark ettim. Bir iki fıkra sonra da bunu kendim için eğlenceli bir hafta sonu uğraşı haline getirdim. Derken, belki bunu bir yazıya dökebilirim diye düşündüm.