15 Nisan 2023

Muharrem İnce ve Freud'un fıkraları

Seçimlere kısa bir süre kala bazen kendimi öylesine sıkışmış, cansız ve isteksiz bir ruh haliyle mahut günün gelmesini ve ne olacaksa olmasını bekler bir durumda buluyorum ki, ilgimi başka konulara yöneltmek ihtiyacı hissediyorum. Bu hafta sonu da gündemden birkaç saatliğine uzaklaşmak için Elliott Oring'in Sigmund Freud'un Fıkraları: Mizah ve Yahudi Kimliği Hakkında Bir Çalışma adlı kitabını okuyordum. Kitap beklediğimden hayli farklıydı ve Freud'un incelemek için seçtiği fıkralarla kendi hayat öyküsü arasında ilginç bağlantılar kuruyordu[i]. Öte yandan kitapta incelenen fıkraları okurken zihnimin bunları bir şekilde Muharrem İnce'ye bağlayıp durduğunu fark ettim. Bir iki fıkra sonra da bunu kendim için eğlenceli bir hafta sonu uğraşı haline getirdim. Derken, belki bunu bir yazıya dökebilirim diye düşündüm.

Birkaç ay öncesine dek kayda değer bir siyasal aktör gibi görülmeyen Muharrem İnce, seçim sathı mailine girildikten sonra şaşırtıcı ölçüde dikkat çeken ve öne çıkan bir figür haline geldi. Öyle ki cumhurbaşkanı adayı olarak anketlerde yer almaya başlayınca yüzde on civarında hatta daha yüksek oranda oy alabileceği konuşulur oldu.  

Sevenlerinin olduğunu biliyorum ve bazılarıyla karşılaştım, ama İnce'nin onu siyaset sahnesindeki diğer aktörlerden ayırt edebilecek yeni ve değişik bir siyasi fikri ya da öne çıkmasını sağlayacak bir niteliği olduğunu öne sürmek bana pek mümkün görünmüyor. Belki İnce'nin siyaset yapma tarzında ve tavrında kimilerine çekici gelen bir özellik olduğu söylenebilir.

Memleket Partisi yaklaşık iki yıl önce kurulmuştu ve kurulduğundan beri kamuoyu yoklamalarında yüzde bir bilemediniz yüzde iki civarında oy alabilecek bir parti olarak görünmekteydi. Daha ilk yılı dolmadan kurucularının dörtte birini kaybeden, İnce'den başka dikkat çeken üyesi olmayan bir partiydi. Ama deprem zamanı depremle, pandemi zamanı pandemiyle ilgili uzmanlığı olanların olağan dönemlere kıyasla çok daha fazla sahnede olmalarına benzer şekilde, seçim zamanı da İnce'nin öne çıktığı görüldü. Güneş gözlüğü, afili yürüyüşü ve sayıca az ama heyecanlı takipçileriyle Anıtkabir'i ziyaret edip kendisini Mustafa Kemal'le benzer bir yola çıkmış gibi gördüğünü düşündüren tweetini attığında belki de gerçekten röportajlarda söylediği üzere zamanın kendisini haklı çıkaracağını umuyordu.    

Yine de, kendisi dâhil kimsenin İnce'nin gerçekten seçilebileceğini ya da ikinci tura kalabileceğini düşündüğünü sanmıyorum. Ama bunun pek önemi yok, İnce'nin ya da Memleket Partisinin işlevi ve gücünün sınırı toplumun bir kısmının bazı kuvvetli duygularını ifade etmek için simgesel bir değerinin olmasıdır. İnce, kendi kişisel serüveni ile bu duyguları ifade etme ihtiyacında olan toplum kesimlerinin yolunun bir süre için çakışmasından dolayı (büyük olasılıkla geçici olarak) üzerine birden büyük miktarda duygu yatırımı yapılan bir lider oldu. İktidar sahibi olabilmek ya da olduğunda bunu kullanabilmek için hiçbir yeterliliği ve hazırlığı olmayan bir partinin adayının neredeyse günler içerisinde yüzde on civarında oy toplayabilme iddiasına ulaşmasını toplum nezdinde bir muhakemenin, bir düşünme sürecinin sonucu olarak görmek mümkün değil. Ama siyaset de başka her insani durum gibi aslında büyük ölçüde rasyonel düşünceden, mantık ve muhakemeden çok duyguların, duyarlılıkların ve ruhsal ihtiyaçların ön plana çıktığı bir alan değil mi?

Siyasette bazen bir kişi ya da bir hareket inandığı, savunduğu, uğruna baş koyduğu bir fikri, bir düzeni, bir idare tarzını, bir değeri savunur ve halkı buna çağırır; bazen de bir kişi ya da hareket halkta oluşan bir talebi, bir eğilimi temsil etmek için öne çıkar. Nadiren de bu ikisinin birleştiği ve büyük boyutlu toplumsal hareketlerin ortaya çıktığı olur. Bizde siyasiler sıklıkla ilkeler üzerinden siyaset yapmak iddiasıyla konuşurlar ama sonuçta bu ilkeler genellikle şahıs ve grup çıkarlarına ram olur.

* * *

Memleket Partisinin bir toplumsal kesimin karışık duygularını ve İnce'nin kendi kişisel ikbal arayışını ifade etmenin ötesinde ne söylediğini görebilmek için partinin resmi web sayfasına başvurdum. Parti seçimlere katılma yeterliliğini zar zor sağlayacak bir örgütlülük seviyesine ulaşmış durumda ama bunu başarabilen otuz altı partiden sadece biri ve bu partiler arasında adını hiç duymamış olabileceğiniz partiler de var. Partinin programına ilişkin bölümlerde eğitimden sağlığa, adaletten ekonomiye herhangi bir sıra dışı, özgün, iyi çalışılmış, oy çekebilecek öneri yok. İsmen var olan birçok kurul gerçekte oluşturulamamış. Örneğin Danışma Kurulu sayfasında biraz da ironik bir biçimde sadece Muharrem İnce'nin adı var, Bilişim ve Teknoloji Kurulu sayfası ise tümüyle boş. Bu boşluk özellikle dikkat çekici, çünkü parti ülkeyi 3D ilkesine göre yönetmeyi vaat ediyor. Hedef, "Dürüst, Dijital ve Denetlenen" bir yönetim. Altılı Masa'nın ortak metinlerine ya da masadaki partilerin her birinin tek tek sitelerine bakıldığında görülen emek verilerek oluşturulmuş, bir hazırlık ve çalışma sürecinin varlığını gösteren yazılı ve görsel materyalin izine rastlanmıyor.

Muhtemelen yerinde bir benzetmeyle, İnce'nin hızlı gelişen popülaritesi, yıllar önce Genç Parti ve Cem Uzan'ın yükselişiyle karşılaştırılıyor. Uzan da kendi niteliklerinden çok bir tepkinin ifadesi olarak beklenmedik yükseklikte bir oy oranına ulaşmış ve kendisi herhangi bir siyasi kazanç elde edemese de seçimlerin ve ülkenin kaderinde etkili olmuştu. Rivayete göre Genç Parti seçimler için o denli hazırlıksız idi ki, adayları arasında hatırı sayılır oranda Telsim bayii vardı.   

Demek ki kerameti Muharrem İnce'de değil, kendilerini ifade etmek için ona yönelenlerde aramak gerek. İnce'de bu oy oranını açıklayabilecek bir özellik olmadığına göre ona bu oyu vereceğini söyleyenlerin iletmek istedikleri bir mesaj olmalı. İnce'nin "Seçmen yaşı 15'e düşürülse ben seçimi ilk turda alırım" sözlerinden de anlaşılabileceği üzere İnce'nin gençler nezdinde bir popülaritesi olduğu izlenimi var. Bu yaş grubunun temel özelliği (herhangi bir olumsuz imada bulunmaksızın yalnızca tarif amacıyla kullanmak istediğim sözcükle) olgunlaşmamışlıktır. Olgunlaşmamışlık da dış gerçekliği içsel ihtiyaçlardan ayırmak konusunda bir zorlanmayı ifade eder.

Yürümekte olan kalabalığı işaret ederek "Benimkiler yürüyor, onları izlemeliyim, çünkü ben liderleriyim" dediği rivayet olunan Ledru-Rollin'in yaptığı gibi, İnce'nin de genellikle genç, tepkili, hayal kırıklığı içinde, umutsuz bir toplum kesiminin yıkıcılık potansiyeli taşıyan öfkesini ifade etmek için öne fırladığı görülüyor.

İnce'nin konuşma ve mülakatlarında sergilediği kendine güvende, talepkârlıkta, başkalarını düşünmek zorunda olmayı reddetmesinde ve bunu bir dayatma gibi algılamasında, engellenmeye tahammül etmekte zorlanmasında onu olgun bir siyasetçi olarak değerlendirmeyi güçleştiren yanlar görüyorum. Öte yandan tuhaf gibi görünse de bunlar olmadan İnce'nin hiçbir çekiciliği kalmayabilirdi. Başkalarına yönelen her çağrı bir biçimde onların (aklından ziyade) duygularına hitap eden bir yol bulabilmelidir. Sanatçı için de, siyasetçi için de, aktivist için de böyledir bu. Gerekçeleri anlatılmadan söylendiğinde biraz riskli bir ifade olsa da bunu şöyle formüle ediyorum: Aklın kendi başına harekete geçiren bir enerjisi yoktur, bu enerji kişinin daha iptidai yanlarından, yani dürtüsel gücünden, duygularından gelir. Ama bunların yapıcı ve örgütleyici bir doğrultuya kavuşmaları için akıl tarafından uygun biçimde ve dozda yönlendirilmeleri gerekir.

Genel seçimlere herkesin eşit olarak bir oy ile katılması zaman zaman tartışma konusu olur. Ne için, neye dayanarak, hangi sonuçlara yol açacak şekilde oy verdiğini bilemeyen seçmenlerin var olduğu (elbette bu daha çok beğenilmeyen seçimler yapanlar için vurgulanır) ve eğitimin, zekânın ve bilginin seçim yapabilmek için gerekli olduğu öne sürülür. Oysa insanlar seçim yaparken eğitim, zekâ ve bilgilerinden çok duyguları ile karar verirler ve bu şekilde karar vermek bakımından eşittirler.

İnce'nin ilgi görmesi bunlar akılda tutulduğunda sanki biraz daha kolay anlaşılabilir. İnce'ye ya da ana akımda yer almayan bir adaya oy verebilecek olmak, özellikle ilk kez seçmen olacak kişi için kendi oyunun en az diğerleri kadar değerli olduğu hissini daha çok yaşatabilir. İnce'nin, tercihlerinin sonuçlarına ilişkin pervasız üslubunda da aynı türden bir çekicilik bulunabilir. İki büyük ittifak arasındaki kısmi denge durumunun yarattığı endişe ve beklentiler de İnce'ye yönelik ilgiyi ona oy vermeyi düşünenlerin çok ötesine taşıdı. Bu ilginin büyük bir kısmı olumsuz nitelikli olsa da İnce'nin ve partisinin bilinirliğinin çok artmasına yaradı.  

Bundan sonraki kısımda, İnce'nin gördüğü ilginin nasıl siyasi fikirlerinden çok mevcut durumdaki dengelere bağlı olarak ortaya çıkmış olabileceğine işaret etmek üzere yukarıda bahsettiğim kitapta incelenen bazı fıkraları aktaracağım.

Bağımsız takılmak

Itzig orduda topçu sınıfına ayrılmıştır. Zeki bir adamdır ama inatçı bir tabiatı vardır ve askerlik hizmetine de ilgisizdir. Komutanlarından birisi onu bir kenara çekip dostça konuşur: "Itzig, senden bize fayda yok. Sana bir tavsiye vereceğim, kendine bir top al ve bağımsız takıl".

Freud bu fıkrayı tartışırken itaat ve işbirliğinin kural olduğu askeriyede birinin "bağımsız" takılmasının mantıksız olduğunu hatırlatır. Askeriyenin kuralları iş dünyasının kurallarından farklıdır ve "kendi işini kurmak" ile "kendi topunu almak" birbiriyle karşılaştırılamaz.

İnce, kendisinin ve partisinin Erdoğan'ın karşısında birleşmiş olan Millet İttifakı'na katılması yolundaki çabalara karşı çıkar. Şöyle demektedir: "Niye beni bir yere yamamaya çalışıyorlar, gerek yok buna. Yapalım kampanyamızı, bir çıkalım bakalım. Belki ben göğüsleyeceğim belki birinci çıkacağım, duruma göre bakarız. Telaş yapmaya gerek yok. Böyle baskı kurmaya gerek yok."

İnce, bağımsız takılmak istemektedir.

İyi de ben ne zaman cumhurbaşkanı adayı olacağım?

Itzig fıkrasındaki mantıksızlığın bir benzeri şu fıkrada da var: Yoksul bir adam durumunun kötülüğünden yakınarak varlıklı bir tanığından para ister ve alır. Aynı gün bu ikisi bir restoranda karşılaşırlar, yoksul adamın önünde mayonezli somon balığı vardır. Parayı veren yakınır: "Ne, parayı burada somon yemek için mi aldın benden? Sana verdiğim parayı bunun için mi kullanıyorsun gerçekten?" Diğeri,  "Seni anlamıyorum" diye yanıt verir, "param yokken somon yiyemiyorum, param olunca da yememeliyim. İyi de ben ne zaman somon yiyeceğim o halde?

Borçlu, böylece borcu verene karşı bir mecburiyeti olduğunu ve kendisine borç verilirken varsayılan bir harcama şekli olduğunu inkâr eder. Memleket Partisinin web sayfasında Büyük İstanbul Mitingi başlıklı fotoğraflar var. Bunlar İnce'nin şimdiki değil, önceki adaylığında kampanya döneminin sonunda yapılmış olan ve gerçekten gelmiş geçmiş en yüksek katılımlı ve coşkulu mitinglerden birisi olan İstanbul mitingine ait fotoğraflar[ii]. İnce, geçmiş dönemdeki adaylığında kendisinin partisinden daha fazla oy aldığını sıklıkla söyledi. Seçimin özelliği gereği böyle olması zaten beklenen bir durumken bunu kendisinin özel bir başarısı olarak görüyordu. Ama örneğin İmamoğlu da İstanbul seçimlerinde partisinin ve müttefiklerinin gücünü çok aşan bir oy oranı alabilmişti.

İnce aday olmaması yolundaki baskılara mayonezli somon yerken yakalanan adamınkinden geri kalmayan bir haklılık duygusu havasıyla yanıt verdi. Zaten cumhurbaşkanlığını yalnızca bir dönem için düşünmekteydi. Daha sonra roman yazmak ve torunlarıyla bahçede matematik çalışmak istiyordu. Bir sonraki dönemde cumhurbaşkanı adayı olmak istemiyordu, şimdi ise olmaması gerektiğini söylüyorlardı. İyi de İnce ne zaman cumhurbaşkanı adayı olacaktı?

Hiçbir durumda bana bir kabahat ve sorumluluk yüklenemez

M, K'den bir bakır çaydanlık ödünç alır. Çaydanlığı geri verdikten sonra K tarafından "Çaydanlıkta bir delik olduğu ve bu yüzden kullanılmaz hale geldiği" gerekçesiyle dava edilir. M'nin savunması şöyledir: Birincisi, ben hiçbir zaman K'den bir çaydanlık ödünç almadım. İkincisi ondan çaydanlığı ödünç aldığımda o delik zaten vardı. Üçüncüsü ise ona çaydanlığı hasarsız olarak geri verdim.

İnce, sıklıkla şahsi bir davanın peşine düşmesi, partisinin de bir şahıs partisi olması gibi konularda eleştiriliyor. Daha büyük bir toplumsal yarar uğruna feragatte bulunmakta isteksiz davrandığı için eleştirildiğinde değişik ve bazen birbiriyle tutarlı olmayan iddialarla karşılık veriyor. Kimi zaman muhalefet bloğunun yapısının bozukluğundan ve orada bulunmanın doğru olmayacağından, kimi zaman kendisinin muhalefetin ulaşamayacağı kesimlerden, Cumhur İttifakına oy verenlerden oy alacağından, kimi zaman herkesin doğru bildiği yolda gitmeye hakkı olduğundan ve seçmenlere üçüncü bir seçenek sunmak istediğinden söz açıyor. Kendisine oy veren vatandaşlara, "Bana oy verdin ama yalnız benim için değil kendin ve ailen için de verdin, yine de sağ ol" minvalinde sözler söylüyor. İnce'nin CHP ile ilişkisini tarifi de ödünç alanın çaydanlıkla ilişkisine benziyor. İnce bazen CHP'nin içinde büyümüştür ve oranın çocuğudur. Bazen CHP'de artık doğru bir şey kalmamıştır. CHP içindeki geniş bir grup geçen seçimde onu satmıştır. Bu seçim için ittifak kurulurken aslında CHP ilk ona gelmeli ve İyi Partiyi de alarak üçlü bir ittifak kurmalıdır. Ama her durumda kendisine bir kusur ve sorumluluk yüklenmemesi gerekir.

İyi de 14 Mayıs'ta yüzde on altı oyu ne yapacağız ki?

Bir at satıcısı müşterisine bir binek atını tavsiye ediyordu:

- Bu atı alsan ve sabah dörtte binip yola çıksan altı buçukta Pressburg'da olursun.

- Sabahın altı buçuğunda Pressburg'da ne yapacağım ki?

Satıcı atın hızını anlatmak istese de, müşteri muzipçe dikkatini hıza değil atın götürdüğü yere yöneltiyor. Bu sefer İnce'nin partisinin ve kendisinin oy oranlarını övmesine karşı muzip bir aldırışsızlık sergileme sırası bizde olsun. Son dinlediğim konuşmada İnce oyunu yüzde on altı olarak belirtiyordu. İyi de istenen hedefe yönelik olmadığı zaman 14 Mayıs'ta yüzde on altı oyu ne yapacağız ki?


[i] Kitapta incelenen ve burada aktarılan fıkralar Freud'un Espriler ve Bilinçdışıyla İlişkileri adlı eserinde geçen fıkralardır.

(1) Yazıyı bitirdiğimde bu fotoğrafların ve yukarıda andığım Danışma Kurulu sayfasının kaldırıldığını fark ettim. 

Yazarın Diğer Yazıları

On altı

Seninle yan yana yürürken istesem de istemesem de çokluk senin hakkında, ikimiz hakkında düşünürüm. Türlü şeyler anlatırım sana, bazen sesli olarak, bazen içimden. Gözüne güzel manzaralar ilişsin, kulağına hoş-avaz kuşların nağmeleri dolsun isterim. Dünyayı beğendirmeye çalışır, sanki sana "bak bu da var!" der gibi ilginç şeyleri işaret ederim

"Hiç" oldum Muvakkit

Muvakkit'in zihninin içinden süzülen şöyle bir cümle duydum: "Hayatında sadece acı varsa, hiç acı yoktur". Üstelik sormadan anladım ki, bununla acının fazlalığından kaynaklanan bir kayıtsızlık halini kastetmiyordu. Tuhaf bir fikir diye düşündüm, ama bir açıklama istemedim. Öylece kalmaya, salınmaya devam ettim. İfadeyi tersinden kursaydı, örneğin "Hayatında sadece zevk varsa, hiç zevk yoktur" deseydi, kabul etmek o kadar zor olmayacaktı sanki. Sonra, öylece kaldım ve yavaş yavaş ne demek istediğini anladım. 

On beş

Ona duyduğum sevgi onun da beni sevmesine değil ama kendisini sevmesine yol versin isterim. Sevgi çok fazla olunca bir kısmını başka biçimlere dönüştürerek mi ifade etmek gerekir?