30 Mart 2025
Kötülüğün eleştirisini yapmak da kötüye kötü demek de hiçbir zaman bir derde deva olmamıştır. Üstelik kötülük yayılmışsa, konuşmanın işaret etme işlevi bile kalmamıştır. Her şey işte oradadır zaten. Sıradanlaşmış kötülüğün en büyük mahareti, hiç zorlanmadan bütün değer perdelerini yırtabilmesidir; çünkü ar damarları yerle yeksan olmuştur. Kötü, mutlak egemen olmak istediği için başkasından, zaten kötü olduğu için kendinden utanmaz.
Halbuki kendinden utanmak, hakikate ve değerlere alan açan en etkili içsel motivasyondur. Başkasından utanan kişi yaşamını sansürlerken, kendinden utanmayan kişi hesapsız kötüdür. Utanç nedenlerimizi başkasından gizleyebiliriz fakat kendimizden gizleme olanağımız yoktur. Haliyle başkasından utanan genel kanaatlere, yaygın toplumsal ahlaki kodlara tav olur; yani başkasının acısına kayıtsızlık üretmekle kalmayıp, kendine mensup olmayana da acı çektiren mekanizmaya… Buna karşın, kendinden utanan kişi, değerlere ilişkin açık bir görüyle yaşar. Hal buyken, ilkinin utanma nedenleri, ikincisinin ise utanmazlığı değerleri tahrip eder. Yalnızca kendinden utanma duygusu güçlü kişi değerlerle birlikte yaşar. Değerlerle birlikte yaşamak, yaşarken değer yaratmaktır. Değerlerin talep ettiği şey, yaşama kudretidir. Bugün için en acil ihtiyaç, değerlerin, acıyı olumsuzlayan, dolayısıyla enerjisi ve neşesi yüksek bir yaşam inşa etme arzusunu canlı tutan ideal var-olanlar olduğuna dair bilince alan açmaktır.
Kötülük eleştirilmez, reddedilir. Ve fakat, bu tavır sahih bir değer bilinci ve saf bir değer duygusu gerektirir; değerlerin her tür politikayı ve toplumsal talebi öncelediğine, dolayısıyla adil politikaların en sağlam temeli olduğuna dair bilinci ve onlara riayet etme duygusunu… Ancak o zaman hakikat-dışı, değersiz ve çirkin olana kapılarımızı kapatırız. Böyle bir durumda, talepte bulunanın kim olduğuyla uğraşmaya son veren, herkese ulaştırılması gereken haklara zemin hazırlamayı amaç edinen bir politikanın kapısı aralanmış olur.
Haliyle eleştirmek ilgi göstermektir, kâle almaktır, el uzatmaktır. Eleştiri, düşünme edimine alan açmaya meylettiğine inanılan şeye yönelir. Diğeri polemiktir; yani çatışmadır, çarpışmadır, savaştır. Polemik, gürültünün dozunu artırıp sözün etkisini kırmak isteyenin icadıdır. Polemikçinin emeli, ne kendi sözünün doğruluğunu açık etmektir ne de başkasının sözünün yanlış olduğunu kanıtlamak... O, karşı tarafın itibarını sarsma yoluyla kendini “itibarlı” gösterme stratejisini devreye sokar. Bol kepçeden yaygın ahlaki kabulleri servis etmesinin nedeni budur.
Polemik bir tür politik tüccarlıktır. Hakikatin yolunu tıkamak için ortamı ucuz slogan meydanına çevirir. Kişisel kazancın miktarının artışı, peşine takılan politikanın değersizliğini kanıtlar. Zira elde edilenin ederi, en nihayetinde razı olunan şeyin bayağılığıdır. Öyleyse cahilin basireti yoktur, hamasetin pazaryerine sürülüşü vardır. Bugünün kurumsal unvanlarını adaletsizliğin hiyerarşik düzeni, sözün ele ayağa düşürülüşünü ise cehaletin iktidarı olarak görmek gerekir.
Düşünme edimi gereksizleşmişse, gürültü bilginin makamına oturmuşsa, felaketlerin ardı arkasının kesilmemesinde şaşılacak bir şey yoktur. Her gün evrenin farklı bir bölgesinin üstündeki sır perdesini kaldıran, ideolojik sertliğin popülizminden beslenmek için her fırsatı kollayan, dolayısıyla temel haklara yönelik saygıyı en az adalet duygusu sıfırlanmış politikacılar kadar zedeleyen postmodern anlatıcı burun kıvırsa da Platon’un bilgiyi sanıdan ayırma ısrarının hikmetine vurgu yapmaktan çekinmemek gerekir. Hakikat arzusu varsa değer vardır, aklın elinden geçmiş söz varsa eylem vardır (diğeri davranıştır). Dahası, yasa yoksa uygarlık, adalet yoksa sahih politika yoktur. Bugün canımızı yakan her şey, hakikatli sözün eksikliğinin sonucudur, sözün etkisizliğinin değil.
Gerisi ya gündelik deneyim ve ondan devşirilmiş dağınık fikirler kümesidir ya da yaşamın anlaşılmazlığına inananların bağlandığı inançtır. Bu ise, “bir musibet bin nasihatten yeğdir” şeklindeki garip şiarı devreye sokar. Kadim bilgelik arzusundan bihaber bu ilke aslında dertlere dert katma çağrısından başka bir şey değildir. Bilgi arayışının zorunluluğu zaten önümüzde bir yerlerde kuluçkaya yatmış musibetlerin yolumuzu kesmesini engellemektir. Yaşamı, felaketlere maruz kalıp eksilme yoluyla “öğrenmekle” anlamlı kılamayız, bilginin öngörüsü yoluyla olası riskleri azaltıp var-olma gücünü artırarak zenginleştiririz. Bilginin amacının, cehaletin cehalet olduğunu sayıklayıp durmak olmadığını, cehaletin yaşamı çekip çeviren güç haline gelişine engel olmak olduğunu anlamanın zamanı gelmiş olmalı. Adalet, kötüye sorulan hesaptan ziyade, hesap sorulası durumlar için alınan önlemdir.
Bunun kişisellikten çıkması, bilginin yayılmasına bağlıdır. Bilginin yayılması, bilginin kurumsallaşması, kurumları çekip çevirecek yasa haline gelmesidir. Bir toplumda bilginin egemenliği, kişilerin bilgiyle donatılmasına atıf yapmaz, kurumların bilgiyle işlemesine atıf yapar. Bilginin gücü, önleyici ve inşa edici kapasitesinden gelir. Bilgi, kirlenmeyi önler fakat kirli olanı temizlemez. Düşünmek, olağanüstü zamanların gelişini önlemek içindir. Gerisi kalem tutan elin bombaya yumruk atmasını beklemektir. Yazık ki olağan günlerde kulaklarını hakikate kapatanlar, olağanüstü günlerde sözün işe yaramazlığını ilan ederler. Pratik politikanın bilginin işlerliğine halel getiren uygulamalarını bahane edip kendimizi aklayamayız. Bilgi arayışını sıradan bir mesleğe, basit bir kariyer ve bayağı bir popülerlik arayışına indirgeyen akademik dünya en az politika kadar sorumludur.
Musibetler hakiki birer mürşit olsaydı, Türkiye’nin dünya politikasına bilgelik dersi vermesi gerekirdi. Buralarda bugüne değin bir şekilde canı yanmayan kim kaldı? Politikayı bir “çarkıfelek çevirme” işi haline getiren nedenleri açıklayabilecek akılsal bir gerekçe var mıdır? Her seçimi bir sonraki devirde kimlerin, hangi kesimlerin acı çekeceğini belirleme döngüsüne dönüştürmeye son vermek için nasıl bir tılsıma ihtiyaç vardır?
Türkiye’nin toplumsal yapısı bağlamında bakıldığında, ufuktaki kara bulutları ancak birilerinin haklarına alan açmanın başkasının haklarını gasp etmek demeye gelmediğini kavrayan bir anlayış dağıtabilir. Herkesin kendi inancından ısrar etmesi, hakların politikaları belirlemesini imkânsız hale getirirken, zaten keskin olan toplumsal gerilimleri en kurnazca manipüle edene stratejik üstünlük sağlamaktan başka işe yaramıyor. Oysa haklar birbirini sınırlamaz, çıkar temelli politikalara sınır koyar.
Hak temelli politika çağrılarının üzerinden henüz yüz yıl geçmemişken, dünya bambaşka bir noktaya aşırı bir hızla geçiş yaptı. Artık “sekter politikalar”, “otoriter yönetimler”, “faşist rejimler” gibi kavramlar olanları betimlemekte yetersiz kalıyor. Olmakta olanları, “kurumsal-politika-yokluğu”, “sözden-yoksunluk”, “yasa-dışılık” olarak nitelemek daha uygun gibi duruyor. Zira ortada olan şey, dijital-teknik, askeri ve ekonomik güç odaklı stratejilerin her türden yasanın ve sözün yerini aldığı bir dünya halidir. Bu işleyiş belirli politik figürler üzerinden yürüyor, çünkü söz konusu güç bileşenleri yepyeni bir bağlamda işlense de üst-yapısal simgesel söylem tamamen geleneksel toplumsal kodlara dönüş yapıyor.
Artık modern öncesi toplumsal ahlâklar ve onlardan beslenen ideolojiler ile algoritmalar ve yapay zekânın dijital kurgularının birbirine eklemlendiği bir ilişkiler ağı içerisindeyiz. Babanın-adını etten-kemikten bir Öteki-Baba temsil ediyor. Toplumlar adeta birer dijital çağ şefliğine evriliyor. Yasa yapmaya ihtiyaç duymuyorlar; çünkü Babanın dilinden dökülen “emirleri” tartacak bir hâkim yoktur. Haliyle bu dönemi “organize-doğal-durum” olarak nitelemek pekâlâ mümkündür. Değerli olan ile olmayanı ayırmaya olanak tanıyacak akılsal zemin harap olmuştur. Artık güçlünün söylemi geçerlidir! Elbette daha güçlü olan onu geçersiz kılıncaya kadar. “Bilginin” niteleyici sıfat bundan böyle geçerliliktir; çünkü postmodern politik perspektifin dili, “doğru” ya da “hakikat” demeye varmıyor.
Tam da bu nedenle, olup-bitenleri dar anlamıyla politik bağlamda okumak fena halde yanıltıcı olur. 20. Yüzyılın ikinci yarısından bu yana bilginin kırılgan olduğuna dair söylemle başlayan, zamanla bilginin herhangi bir meta gibi alınıp satılan bir şey olduğuna varan ve nihayetinde “hakikat-sonrası” çağda yaşadığımızı ilan eden egemen felsefi ve bilimsel söylem ile bundan esinlenen güncel sanat teori ve pratikleri adım adım günümüz dünyasını inşa etti. Haliyle söz konusu politik aktörler neden değil, sonuçtur. Onlar politik arenaya çıktıkları için dünya “böyle bir dünya” olmadı, bu dünya böyle dönme serüvenini topyekûn başlattığı için onlar “her şeye kadir” edası takındı. Temennilerini politik tahlil sananın bilinci acı çekmeye mecburdur. Şimdi bırakın “herkesin ve her kültürün eşitliği kurgusunu”, eşit olanların bile eşit olmadığı bir dönemdeyiz. Zaten değerleri yerle yeksan etmiş bir dünyanın, insanların canını daha fazla acıtacağı bir zamanın başlangıcındayız. Zira herkes savunmasını güçlendiriyor.
Teorik bağlamı derinlikli, duygusal etkisi güçlü, sinematografisi sağlam Kutsal Yürek’le Ferzan Özpetek iyilik üzerine bir beste yapmış gibidir
"Kendini bil" ilkesi, kişinin kendiyle ilişkisini temel etik ilişki olarak alır. Bir insan için kendi değerini harcamamaktan, dahası kendini değerli kılmaktan daha büyük ödev ne olabilir ki? Kendini bilmek, kendiyle değerler bağlamında ilişki kurmaktır. Başkasıyla değerler zemininde ilişki kurmak ancak bundan sonra devreye girebilir. Kendi değerini bilmeyenin başkasına değer katması varoluşun seyrine aykırıdır zaten. Dünyaya değer katmak, kendine değer katanların başardıkları bir iştir. Tam da bu nedenle başkasının değerini harcayan, değersiz olduğunu kanıtlar
Cehennemde yaşayan babaların kızları asla cenneti yaşayamazlar. Mehmet, kızına acı çektirdiği için acı çekmiyor, acı çektiği için kızına acı çektiriyor. Onun da en az Hicran ve bizim kadar kurtuluşa ermeye ihtiyacı vardır
© Tüm hakları saklıdır.