02 Mart 2023

Ölüler mevsiminden insan manzaraları

İncecik battaniye ısıtır mı bir annenin üşümüş hayallerini?

Fotoğraf: Hayri Tunç

Ölüler Mevsimi'ni yazmıştım geçen gün.

Zaman geçti, hayatlar ölerek çoğalmaya devam ettiler. Geride çığ gibi büyüyen acılar ve ölüler meviminden insan manzaraları kaldı.

Haberleri tararken gördüm, gazeteci Hayri Tunç yazmıştı.

Sıcağı sıcağına deprem bölgesine koşmuş; ateşi görmüş, ölümün soğuk nefesini duymuş, çaresizliğin kasvetli yüzüne tanık olmuştu. 

Kendi deyişiyle, "naçizane notlar" almış, heybesine doldurmuştu.

Neler yoktu ki bu çıkında.

Derin ve dilsiz acılar vardı; keskin, bıçak yarası susuşlar, öfkeli çığlıklar…

Ölü evladının başında "deliren anneler vardı" diyor Hayri. "Diğer oğluyla beraber, ayağa kalkıp oynadığına" tanık olmuştu. "Oğluma yemek hazırlayayım; onu ben çıkarttım, temiz elbiseler getirdim" diye feryat eden bir kadın.

Hatay'da hava soğuk. Uğur Mumcu Meydanı buza kesmiş, ateş başında bebesini emziriyor bir kadın. Sırtında ince bir battaniye, aklında çocuğunun kaybolmuş geleceği. Sahi, incecik battaniye ısıtır mı bir annenin üşümüş hayallerini?

Sessiz bir ölüm suskunluğu var Hayri'nin çıkınında; enkaz altında hayatların sahipsizliği, bir kentin umarsız çırpınışları var.

Örneğin; her şeyini kaybetmiş bir kadının anıları. İki küçük çuvalıyla İzmir'e gitmek isteyen bir kadın. Araçlara almıyorlar onu; ağlıyor, yalvarıyor kadın; oradan oraya koşuyor, çırpınıyor kadın.

Fotoğraf: Hayri Tunç

Bir adamın cümle ömründen süzülmüş yaşanmışlıklarına tanık oluyor. Adam saatler sonra giriyor evinin yıkıntılarına. Altınını, parasını, gümüşünü değil; anne-babasının fotoğraflarını kurtarıyor enkazdan.

Kalbinde anbean büyüyen ağrı, yıkıntılar arasında sessizce dolaşıyor Hayri. Art arda sarsılıyor semtler, kesif bir toz bulutu yükseliyor mahallelerden, sanki boğuk boğuk can çekişiyor şehir. 

Kaldırımda bir babayı görüyor. Önünde sıra sıra cesetler, kucağında bir bebek, ağzında biberon. Yanındakilere sorunca öğreniyor Hayri: "Anne göçük altında, onu bekliyor eşi."

Bir şehrin çığlıkları doluyor Hayri'nin çıkınına; sessiz, derinden, acı acı çığlıklar…

Saatler geçiyor, bir türlü yardım gelmiyor mahallesine. Ölüme karşı yarıştalar. Elleriyle, tırnaklarıyla kazıyorlar enkazları. Yetişemiyorlar ölümün hızına,  cenazelerini çıkarıyorlar…

Bir kamyon kasasına yükleyerek, götürüp köylerine gömen insanlar görüyor Hayri. "Anlat" dediğinde, "Anlatsam geri gelecekler mi?" diye susan bir adam...

Başka bir sokakta çadır önünde bir aile. Harap olmuş evlerine bakıyorlar uzaktan. Deprem sırasında, güçlükle atabilmişler kendilerini sokağa.

Çocuklar çizgi film istiyorlar çadırda. Durur mu, ağır hasarlı evine giriyor baba, kucakladığı gibi çıkarıyor televizyonu.

"Elektrikler yok ama…" diye soracak oluyor Hayri.

"Ne yapayım, çocuklarım üzülüyor, elimden gelen bu." diye yanıtlıyor adam.

Bıçak açmayan ağızlar, konuşmayan diller, donuk bakışlar var Hayri'nin çıkınında. 

"Burası Elbistan, gece -25 derece."

"Enkazda soğuktan donarak ölenler var, bilin!" diye notunu düşüyor Hayri. Bir ‘kader planına" bağlı olarak bir gecede donarak ölüyor insanlar. Üstelik "Gönüllü çalışmaları engelleniyorken."

Adımları, viran olmuş sokaklarda, kırık dökük insanların arasında dolaşıyor, bir şehrin iç çekişlerini duyuyor Hayri.

Yaşlı bir adamı görüyor. Evi, bir ömrün bir anda çökmesi gibi yıkılmış bir yanına. Şimdi bir çadırda kalıyor. Bir canı enkazın altında. Oğlunun ısrarlı çağırışları beyhude. Beton yığınları arasında bırakıp gitmek istemiyor köpeğini. 

Daha neler yok ki Hayri'nin çıkınında. Yuvalarını arayan çaresiz çırpınışları kuşların, parça parça beton yığınları karşısında şaşkın, şok olmuş bakışları çocukların, ince mi ince yüreklere işleyen bir hüzün var Hayri'nin çıkınında. 

Gazeteci olduğunu anlayıp gecenin bir yarısında Hayri'yi durduran yirmi yaşında bir genç var örneğin. "Yıkılan binaları gösterip, bütün arkadaşlarım öldü, ben şimdi ne yapacağım?" diye sarılıp ağlayan henüz baharında bir ömrün gözyaşları var.

15 yaşındaki bir kız var. Sınıf arkadaşları ve öğretmeni artık yaşamıyor. Elinde fotoğraflar, arkadaşlarıyla çekilmiş eski hatıralar; bakıp bakıp ağlıyor. Ailesi çaresiz, gönüllü hekimlere götürme çabasındalar.

Öyle çok şey var ki Hayri'nin çıkınında…

Zöhre Abla'nın karıncayı incitmeyen yufka yüreği var. Bir de, nicedir beynine musallat olmuş habis bir tümör! Eşiyle oğlunun ısrarları nafile, inatla enkazı terk etmiyor Zöhre. "Neden gitmedin?" diye soruyor Hayri. "Altı tavuğum var, onların vebalini alamam." diye yanıtlıyor. 

Viran bir şehrin sokaklarında dolaşmaya devam ediyor Hayri.

İşte, bir kadın daha, bir ana olmalı. Erzak götürmüşler ona, çokça yardım malzemesi. "Oğlum bize çok bunlar, iki kişiyiz" diyor, elindeki sebze kasasını iade etme telaşında.

Kuşlar nasıl da ürkek uçuyor, yıkılmış bu kentin semalarında. Önünde yarısı çökmüş bir bina. Enkaza dönüp başını kaldırıyor Hayri. Derin ve sahipsiz acılar saklıyor çıkınında. Elinde fotoğraf makinesi, göğsünde peyderpey büyüyen bir yara.

Depremzede bir aileye yaklaşıyor: 

"Onları çektiğimi sandılar depremzedeler. Bağırıp çağırdılar, küfür ettiler." diye yazıyor; "Özür dileyip kendilerini çekmediğimi söyledim." Ne de olsa acıları büyük.

Ertesi gün onları gördüğünde yanlarına gidiyor. "Beni tanıdılar." diyor Hayri, "Özür dilemeye kalktı biri. Sigara uzattım, artık bir ailesi yoktu." diye ekliyor.

Bir de gönüllülerin çalışmalarına tanık oluyor Hayri.

Tam on beş eve girdiklerini, hep cenaze çıkardıklarını söylüyor bir madenci. Avurtları çökmüş, gözleri çukurda, siyahi. Şefinden izin alıp canlı çıkan bölgeye gitmek, hiç değil, işe yaradığını hissetmek istiyor… 

Depremzedeler için yapılan yemeklere dokunmayan; aç kalan, bisküvi yiyen gönüllüleri görüyor Hayri.  

Günlerce aç karnına, uyumadan enkazlarda arama yapan inşaat işçilerini; geri döndüklerinde bir bardak çay içip sessizce bir köşeye çekilişlerini izliyor… 

Saatler boyu enkazda canlı arayıp, çıkardıktan sonra verdiği bir sigara içimlik moladan, daha sigarasının yarılamadan başka bir binadan gelen sese yetişmek için koşan itfaiye erlerini...

Fotoğraf: Hayri Tunç

* * * 

Hayri döndü. 

Göğsünde ağrısı, sırtında dünya yükü bir çıkınla döndü.

Şimdi ülkem bir kez daha kırgın, ölüler mevsimi.

Üşümüş bedenleriyle sokuluyor şehirler birbirine, yaralı yüzleriyle bakışıyor çocuklar, gözlerinde bıçak kesiği acıları. 

Dokunsam, azalır mı?

Tutsam bir yerinden, kalkabilir mi?

El versem, sarabilir mi kanayan yerlerini?

Kalbim, şimdi bir kez daha paramparça, neden dinmek bilmiyor çırpınışları?

Ruhumda şehir şehir dolaşan bir acı. Enkaz altında şehirler, paramparça hayatlar, ölülerin her dilden feryatları.


Not: Deprem bölgesindeki notlarını paylaştığı için gazeteci Hayri Tunç'a teşekkürlerimle.

Yazarın Diğer Yazıları

Kikuyu dilinde imza

İnsan evrimine adanan bir ömür...

Emeklinin ölüm yılı

Nasıl olsa örgütsüzler, üretim dışı kalmışlar; nasıl olsa din sosuna batırılmış vaatlerle çoktan dumura uğratılmış düşleri, kolayca gözden çıkarılabilirler. Nasıl olsa vicdanı yok sayıların, istatistikler iki dudak arasına sıkışmışlar

Tohumdan toprağa çığlıklar

Sayıştay, belediyelerin köylüden ürün alımını durduruyor