28 Mart 2025

Washington’dan suskunluk bekleyen hükümetin kırılgan özgüveni

Erdoğan hükümetinin batıdan ‘ilgisizlik’ ve ‘sessizlik’ beklentisinde aslan payını Trump’a bıraktıkları gerçeği sahada kendini göstermeye başladı. İmamoğlu sürecini yönetme konusunda Trump yönetiminin tavrına ne kadar bel bağladıklarını anlatan en trajikomik örneklerden biri Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın mevkidaşı Marco Rubio ile önceki gün Washington’da yaptığı görüşmeden sonra vuku buldu. Rubio ve Fidan ortak bir basın toplantısı düzenlemedi

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun apar topar tutuklanmasının bir kez daha Türkiye toplumundaki derin kamplaşmayı tetikleyeceğinin, bu operasyondan siyasi fayda umanların hesabı dahilinde olduğuna şüphe yok. Öcalan’la yürütülen tuhaf ‘çözüm sürecinin’  Kürtlerin itiraz kampında monoblok şekilde yer almasının önüne geçeceği de hesap edilmiş. Çok hesap kitap yapılmış, çok...

Ama hesap kitap yapmakla strateji yapmak ayrı şeyler. ‘Türkiye artık seçimlerin sadece kağıt üzerinde yapılacağı bir ülke yoluna fiilen girmiştir’ şeklinde bir görüntü vermenin kendileri açısından şu küresel jeopolitik ortamda büyük sıkıntı yaratmayacağını düşünerek yola çıkmak ‘bakkal hesabı’ mıdır yoksa bazılarının sandığı gibi üst düzey bir ‘stratejik akıl’ mıdır? İşte orası çok tartışmalı.

Batı ile farklı cephelerde yürütülmekte olan pazarlıklar nedeniyle dünyanın başat ülkelerinin İmamoğlu operasyonuna karşı pek de seslerini çıkarmayacak oluşuna aslında çaktırdıklarından çok daha fazla ehemmiyet atfettiklerini izliyoruz. Minnak ittifak ortaklarından Doğu Bey’in bayıldığı terminoljiyle ‘küreselcilerin’ ne tepki verip vermediğiyle en çok ilgilenen esasen iktidarın ta kendisi. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in BBC yayınında Britanya Başbakanı Keir Starmer’a ‘ilgisizlik’ siteminde bulunmasını dillerine dolayanlar, hükümetin en karizma isimlerinden birinin Amerikalı muhatabının averaj bir cümlesinden alınmasının ortaya çıkardığı özgüven bunalımını konuşamıyor elbette.

Oysa Erdoğan hükümetinin batıdan ‘ilgisizlik’ ve ‘sessizlik’ beklentisinde aslan payını Trump’a bıraktıkları gerçeği sahada kendini göstermeye başladı. İmamoğlu sürecini yönetme konusunda Trump yönetiminin tavrına ne kadar bel bağladıklarını anlatan en trajikomik örneklerden biri Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın mevkidaşı Marco Rubio ile önceki gün Washington’da yaptığı görüşmeden sonra vuku buldu. Rubio ve Fidan ortak bir basın toplantısı düzenlemedi. Basın toplantısı olmayan durumlarda taraflar genelde birbirlerinin görüşmeye ilişkin yapacağı kısa yazılı açıklama (readout) üzerinde genelde mutabık kalır. Ancak Rubio resmi X hesabından yaptığı 4 cümlelik açıklamada “Türkiye'deki son tutuklamalar ve protestolarla ilgili endişelerimi dile getirdim” yazınca ortalık karıştı. ‘Bir Türk yetkili’ AKP kurmaylarının böyle kritik anlarda başvurduğu yegane basın kuruluşu olarak bizim camiada esprisi konusuna dönüşen Reuters’a yaptığı telaşlı açıklamayla Rubio’yu yalanladı. Türk tarafının iddiasına göre ‘sorun’ görüşmelerde Rubio’nun sosyal medyada dile getirdiği şekilde değil ‘farklı’ şekilde ele alınmıştı.

Kimse kusura bakmasın ama ben hayatımda bu kadar ezik bir ‘spin’ çabası görmedim. Yani İmamoğlu’nun tutuklanması ve Türkiye’deki protestolar Fidan-Rubio görüşmesinde gündeme gelmiş ama Rubio durumu dışarıya içerde Türk heyetine yansıttığı tondan daha dramatik biçimde yansıtmış! Demeye çalıştıkları şey buydu.

Hükümetin anlamadığı birinci şey şu; Trump’ın Dışişleri Bakanı Rubio o suya tirit endişe cümlesini ‘kurmuş mu kurmamış mı’ diye kendilerinden başka heyecanla bekleyen kimse yok memlekette. Türkiye’de demokratik süreçler ayaklar altına alındığı için sokağa çıkıp bizzat protestolara katılan ya da sokağa çıkmadan olağanüstü hal rejimini andıran bütün uygulamalara itiraz eden kimse bir yerlerden işaret beklemiyor.

İkinci anlamadıkları şey ise “Hayır hayır Rubio içerde bize o şekilde konuşmadı” diyerek kendilerini düşürdükleri durumun vehameti. Uzun süredir Türk-Amerikan ilişkilerini izleyen bir gazeteci olarak bunu daha önceki yıllarda da pek çok kriz esnasında yazdım. Ankaradakiler bazı şeyler yüzlerine söylenmediği sürece ‘o konular yok sayılabilir ya da kendiliğinden bertaraf edilebilir’ sanarak hep kendilerini daha büyük açmazlara sürükledi.

Trump’ın tam da bu kritik eşikte Erdoğan’la telefonda görüşmesi, Trump’ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un o görüşmeyi ‘muhteşem’ ve ‘dönüşümsel’ olarak nitelendirmesi elbette mühimdir. Witkoff Türkiye’nin orta yerinde Erdoğan’a dönük kitlesel bir toplumsal itiraz damarı sokaklarda çağlarken “Türkiye'den çok fazla olumlu haber geliyor” diyebilmiş olması da keza hükümet cephesini coşturan bir durum oldu. Ancak benim aldığım duyumlara göre Trump’ın yakın ekibi içindeki ruh hali dışarı yansıtıldığı gibi ‘umursamaz’ ya da ‘rahat’ değilmiş. Hatta tam tersi, “Tam ilişkileri rahatlatabilecek adımlara hazırlandığımız bu dönemde İmamoğlu operasyonu da nereden çıktı?” sorusu, kampanyasından beri Trump’ın en yakınında olanlar tarafından dillendirilmeye başlanmış.

Trump’ın yakın çevresindeki Türkiye’deki siyasi atmosferden rahatsızlık duyanların derdi elbette ülkemizdeki demokrasinin sağlığı değil. Aslında kendi dertlerindeler. Denilen o ki, “Erdoğan bütün dünya kamuoyunun dikkatini ‘en güçlü siyasi rakibini hapse attırdı’ diye düşündürtecek bir hamleyle çekmişken, Beyaz Saray’da ihtişamla ağırlanması gereksiz bir iletişim riskine dönüşebilir” şeklinde değerlendirmeler masadaymış. Erdoğan’ın nisan ayında olabileceğini açıkladığı Beyaz Saray ziyaretinin iptali şu an için söz konusu olmasa da Rose Garden’da ortak basın toplantısı gibi ziyareti büyütecek jestlerin gereksiz olacağını dile getirenler varmış. Daha önceki deneyimlerden de biliyoruz ki bu tür durumlarda ziyaret tarihiyle oynamak diplomaside sık kullanılan bir yöntemdir.

Trump tarafından Sağlık Sigortası Kurumu'nun başkanlığına aday gösterilen Türk asıllı ünlü Mehmet Öz’ün de Türkiye’deki son tablodan duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirdiği konuşuluyor. Türkiye içindeki tansiyonun Beyaz Saray’a yansıması aslında İmamoğlu’nun tutuklanmasından da önce başlamış. Bazı oyuncuları küresel başarılar kazanan menajer Ayşe Barım’ın tutuklanması da bir şekilde Trump ekosistemi içinde konu olmuş.

Bir diğer beklenmedik ses de Amerika’daki Türk diasporasından gelmiş. Yunan, Rum ya da Ermeni lobileri gibi aktif bir camia olarak tanınmayan ABD vatandaşı Türk kökenliler kendi seçtikleri kongre üyelerinin telefonlarını kilitlemeye başlamış. Hem Senato’da hem Temsilciler Meclisi’nde çoğunluk Trump’ın Cumhuriyetçi Partisi’nde olsa da Beyaz Saray stratejistleri “Bu furya Cumhuriyetçilerin jeopolitik çıkar nedeniyle bastırmaya çalıştıkları Erdoğan alerjisini tetikler mi” diye düşünmeye de başlamışlar.

Kongre neden önemli? Önemli çünkü Türkiye’nin F-35 programına geri kabul edilip uçak sahibi olabilmesi için Başkan Trump’ın CAATSA’yı (Amerika’nın Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası) kendi yetkisiyle askıya alması yeterli değil. F-35 satışını hem Temsilciler Meclisi’nin hem de Senato’nun onaylaması gerekecek.

Bütün bunları yazarak ‘Washington’da hava dönüyor’ gibi bir şey demek istemiyorum. Trump’ın kendi havası dönmez. Hazır Erdoğan’ı Gazze, Suriye ve Ukrayna konusunda pazarlığa açık hale getirmişken, skor odaklı düşünmeye devam edecektir. Ancak anlaşılıyor ki Erdoğan hükümeti 19 Mart operasyonuyla aslında Washington’daki psikolojik ortamı kendi kendine sabote etti. Pazarlık masasına daha rahat oturabilecekken, rakibine açık vermiş oldu. Trump her şeyden önce bir işadamı…şöyle bir psikolojik ortam yakalamışken çok alıp az vermeye çalışabilir.

Reel politik hükümetin işi, yaşayıp görecek.

İşin, tarihin bu anında beni yurttaş olarak ilgilendiren tek yanı şu; bu pazarlığın içinde Türkiye var ama Türkiye halkının geleceği yok. Trump’tan da Avrupa’daki liderlerden de kendileri için asıl güvenlik meselesinin Türkiye’de demokrasinin hayatta kalması olduğuna uyanmalarını beklemiyorum. Timsah gözyaşlarına da ihtiyacımız yok çünkü net olarak biliyorum ki iktidar sahiplerini bu fütursuzluk noktasına zaten onlar getirdi.

Cansu Çamlıbel kimdir?

Cansu Çamlıbel, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. Yüksek lisansını, Britanya'daki Cardiff Üniversitesi'nde Uluslararası Gazetecilik bölümünde yaptı. 2002 tarihli master tezi, "Türk medyası ve otosansür sorunsalı" başlığını taşıyor.

NTV'de diplomasi muhabirliği, 2005- 2008 arasında da Brüksel muhabirliği yaptı. 2008'den Şubat 2019'a kadar Hürriyet ve Hürriyet Daily News gazetelerinde muhabirlik, haber müdürlüğü, yazı işleri müdürlüğü, köşe yazarlığı görevlerini üstlendi.

Yaklaşık 5 sene boyunca, "Yüz Yüze Pazartesi" köşesinde, Hürriyet'in haftalık siyasi söyleşilerini yaptı. 2015- 2016 döneminde ABD'de Harvard Üniversitesi'nin Nieman Bursu'nu kazandı.

Nisan 2017- Şubat 2019 döneminde ise Hürriyet Washington Temsilcisi olarak görev yaptı.

Gazetenin, siyasi baskı sonucu el değiştirmesinden sonra istifa ederek, Türkiye'ye döndü. Gazete Duvar'daki köşesinde, dış politika alanında yazılar kaleme almaya başladı. Eşzamanlı olarak Gazete Duvar'ın İngilizce edisyonu Duvar English'in kurucu Yayın Yönetmeni oldu. Bu görevi, Ekim 2021'e kadar sürdürdü.

Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) Türkiye Ulusal Komitesi üyesi olan Çamlıbel, IPI için hazırlayıp sunduğu, "Özgür Sohbetler" isimli podcast serisinde, günümüz Türkiyesi'nde gazetecilik yapmanın bedeline, içeriden bir bakış sunmaya çalışıyor.
Ocak 2023'te, T24 ekibine katıldı. 
Lulu'nun annesidir.

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Gürsel Tekin: Kemal Bey’e düşen görev bu kritik dönemde birlik göstermek; o gün o kurultay salonuna el ele girmeleri gerek  

"CHP’yi zayıflatırsanız özgürlük talebi olan insanların hayallerini suya düşürmüş olursunuz"

‘Küresel konjonktür her şeydir’ kumarının sınırları

İddialar doğru ise İmamoğlu’na yönelik bu kuşatıcı operasyonu olabilecek en şahin şekilde sahneye koymak için yola çıkarken küresel konjonktüre güvenenler bir noktada parti içi konjonktüre toslamış olabilir!

Türkiye'nin son Şam Büyükelçisi Ömer Önhon: 'YPG eşittir PKK' söylemini bir kenara bıraktık; Türkiye El Şara ve Mazlum Abdi'ye meşruiyet verdi

"Türkiye'deki PKK ile YPG’yi ayırmak, Türkiye'deki süreç ile oradaki süreci ayırmak, Türkiye'deki anayasa hazırlıkları ile oradaki anayasa hazırlıklarını ayırmak, bunların birbiriyle ilgisi yokmuş gibi davranmak bana göre çok gerçekçi değil. Çünkü şu bir gerçek ki bu iki ülkede olan bitenler bir şekilde birbirini etkileyecek. Yani bunlar bana göre bir bütünün parçası"

"
"