04 Kasım 2023

Bir garip tutuklama, bir garip erişime engelleme

Herhalde bu çağrı yanlış anlaşılmış olacak ki 72 saattir yayımda olan yazıyla ilgili erişim engelleme kararı geldi. Hem de tutuklama kararını veren İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimliği’nden. Aynı hakimlik, tutuklamaya ek olarak erişim engelleme kararına da imza attı. Şardan’ın yazısına erişimin engellenmesi ve yazının silinmesi kararı da fazlasıyla “değişik.”

Meslektaşımız, mesai arkadaşımız, T24 yazarı Tolga Şardan, 1 Kasım Çarşamba gününden bu yana tutuklu…

Tutuklama gerektirmeyen bir suçtan, suçlu bulunup ceza alsa bile imza atarak açık cezaevine “gir-çık” yapacağı bir maddeden tutuklanan Şardan, perşembe günü ailesine, avukatlarına, yakınlarına bilgi verilmeden Ankara Sincan Cezaevi’nden Silivri Cezaevi’ne nakledildi.

Gözaltına alınan Kısa Dalga yazarı gazeteci Cengiz Erdinç örneğinde de gördük.

Bu nakil ve “haberdar etmeme” yöntemi de yeni bir cezalandırma aracına dönmüş durumda.

Tıpkı gazetecilere “peşin peşin ceza çektirme” yöntemi gibi bu yöntem de bezdirmeyi ve sindirmeyi amaçlıyor.

İstanbul Başsavcılığı’nın re'sen başlattığı soruşturma sonunda, Dezenformasyon Yasası ya da gazetecilerin verdiği isimle "Sansür Yasası" nedeniyle tutuklandı Şardan.

***

Soruşturma ilk aşamadan bu yana garip bir biçimde yürüyor. Soruşturmayı Ankara değil, İstanbul Başsavcılığı, herhangi bir suç duyurusu olmaksızın re'sen başlattı.

Şardan’ın suçlamaya konu yazısı, Cumhurbaşkanlığı’nın rapor istediği haberini içeriyordu.

Başsavcılık, Sansür Yasası’ndaki “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” suçundan işlem yaparak, böyle bir rapor isteğinin söz konusu olmadığı kabulünden hareket etti.

Buna rağmen Şardan’ın evinde arama yaptırdı.

Böyle bir rapor talebi yoksa, Şardan’ın evinde ne aranıyordu, ne bulunmak isteniyordu, bunu anlamak mümkün değil.

Yetmezmiş gibi arama sonunda el konulan bilgisayar, cep telefonunun yedekleri avukatlara verilmedi. Yedekleme işlemi yapılmadı.

Şardan, acil bir biçimde savcılığa sevk edildi. Sorgu işlemleri SEGBİS sistemi üzerinden İstanbul tarafından yapıldı ve İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimliği’nin kararıyla tutuklandı.

Ne hikmetse, 43 saattir açıklama yapılmayan yazıyla ilgili olarak, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın yönettiği Dezenformasyon Merkezi hesabından, “Böyle bir rapor talebi söz konusu değildir” mesajı paylaşıldı. Şardan tutuklandıktan sadece 10 dakika sonra.

Bunun üzerine gazeteciler açıklamalar yaptılar. Bu mesajın paylaşılması için neden bu kadar beklendiğini, her zaman kullanılan “erişim engelleme”, “tekzip”, “cevap ve düzeltme hakkı” gibi yöntemler varken gazetecinin neden soruşturulduğunu, soruşturulması şartsa neden tutuklandığını sordular.

Herhalde bu çağrı yanlış anlaşılmış olacak ki 72 saattir yayımda olan yazıyla ilgili erişim engelleme kararı geldi.

Hem de tutuklama kararını veren İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimliği’nden. Aynı hakimlik, tutuklamaya ek olarak erişim engelleme kararına da imza attı.

Şardan’ın yazısına erişimin engellenmesi ve yazının silinmesi kararı da fazlasıyla “değişik.”

Erişim engeli talebi, yürütülen soruşturma kapsamında istenilmiş.

Erişim engeli kararında konuyla ilgili mevzuat anımsatılıyor. Şu düzenlemenin altı çizilerek:

“5651 sayılı Kanun'un 9. maddesinde aranan 'internet yoluyla yapılan yayın içeriği nedeniyle şikayetçinin/talep edenin kişilik haklarının ihlal edilip edilmediği' ile 'sulh ceza hakimliğine yapılacak başvuru sonucu verilebilecek olası bir erişimin engellenmesi kararının, kişilerin düşünce ve ifade özgürlüğünü, ulusal ve uluslararası mevzuat çerçevesinde sınırlayıcı nitelikte olup olmayacağı' hususlarıdır."

***

Kararda, “kişilik haklarına saldırı ve ifade özgürlüğü kavramlarının, suça konu edilen eylemle verilecek ceza veya güvenlik tedbiri arasında bir denge kurulması, dolayısıyla suç ve cezada adaletin sağlanması bakımından kısaca açıklanmasında fayda bulunmaktadır” denilerek, bu kavramlar açıklanıyor. Ve ardından ekleniyor: “Dolayısıyla, kişilik haklarına yapılan bir saldırı karşısında, görevli özel hukuk mahkemelerince tazminata veya bir ihtiyati tedbir kararına karar verilebileceği gibi, yine kişilik haklarına karşı konusu suç oluşturan bir saldırı karşısında ceza mahkemelerince ceza veya güvenlik tedbiri şeklinde bir cezai müeyyideye de karar verilebilir. Her ikisinde de mutlak suretle uyuşmazlığın en az iki tarafı vardır; saldırıyı yapan ve bu saldırıya maruz kalan taraf.”

***

Kararda, bu yorumların ardından erişime engelleme kararı verildiği belirtiliyor.

O zaman akla şu sorular geliyor.

Yargı ya da buradaki muhatap olan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, gerçek ya da tüzel bir kişilik midir?

Bu makamlar ve kavramların gerçek ya da tüzel kişilik olarak anılamayacağı ortada. Bir gerçek kişi yok, bir kurum-şirket söz konusu değil.

İstanbul Başsavcılığı’nın kişilik haklarına değil, bu başsavcılık bünyesinde çalışanların kişilik haklarından söz edilebilir ancak kararda ya da talepte böyle bir ifade de bulunmuyor.

Ya da bu yorumun yanlış olduğundan hareket edelim.

Kararda, kişilik hakları ihlal edilen kişi, kurum ya da makamın kim olduğu da belli değil. Savcılığın mı Cumhurbaşkanlığı’nın mı kişilik hakları ihlal edilmiş, anlaşılmıyor.

***

Bütün bu anlaşılmazlığa rağmen yazının erişime engellenmesi sürpriz değil elbette.

Belki ilk günden de bu yola gidilebilirdi.

Cevap hakkı kullanılabilirdi.

Ya da yazının daha çok okunması sonucunu doğuran ve bir gazetecinin cezaevine konulmasına yol açan o adımların hiçbiri atılmayabilirdi.

Şardan, elbette haberinin arkasında, bunu zaten dile getirdi. Bütün meslektaşları da Şardan’ın arkasında…

Cezaevlerinden gerçek suçlular çıkartılırken boşalan yerlere gazetecileri doldurmanın mantığını anlamak kolay değil.

Ve bu ülkede her fırsatta gazeteciler için bu kapının açık olduğunun anımsatılmasını kabul etmek de öyle…

Gökçer Tahincioğlu kimdir?

Gökçer Tahincioğlu, 1997'den 2018'e kadar Milliyet Gazetesi'nde yargı muhabirliği, Ankara Haber Müdürlüğü, köşe yazarlığı yaptı.

Haber, yazı ve fotoğraflarıyla Musa Anter, Metin Göktepe, Abdi İpekçi gibi isimlerin adını taşıyan gazetecilik ödüllerini aldı. Çağdaş Gazeteciler Derneği ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Özgürlüğü ödüllerine layık görüldü.

Bu Öğrencilere Bu İşi mi Öğrettiler?: Öğrenci Muhalefeti ve Baskılar (2013, Kemal Göktaş'la birlikte), Beyaz Toros: Faili Belli Devlet Cinayetleri (2013) ve Devlet Dersi: Çocuk Hak ve İhlallerinde Cezasızlık Öyküleri (2016), Çünkü Umurumuzda adlı mesleki kitaplara imza attı. Yaralı Hafıza ve Kayıp Adalet adlı derleme kitapların editörlüğünü üstlendi. 

İlk romanı Mühür, 2018'de yayımlandı. 2020'de yayımlanan ikinci romanı Kiraz Ağacı ile Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazandı. Üçüncü romanı Sabahattin Ali'yi Ben Öldürdüm, Eylül 2023'te yayımlandı. 2018'den bu yana T24 Ankara Temsilcisi olarak çalışıyor.

 

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

18,5 dakikada deprem adaleti

Binlerce binanın yıkıldığı, binbir soru işaretinin olduğu bir depremin bütün yükü neden tek bir yere yükleniyor? Şaşırtıcı raporlar hangi ekip tarafından, nasıl hazırlanıyor? Hiçbir kamu görevlisinin "asli sorumlu" çıkmaması sürpriz mi?

ABD elçisinden İliç'e uzanan yol: ÇED raporundaki itiraflar

Set çöküyor, toprak kayıyor, madenler işçilere mezar oluyor ama cümleler hiç değişmiyor: "Tehlike yoktur, sızma olmamıştır, ülkemiz için yararlıdır, karşı çıkanlar bellidir…"

Adnan Oktar dosyasının unutulanları: El öpenler, vazgeçenler ve Deniz Kuvvetleri’nin işkence suçlaması

Fincancı dışında verilen raporlar, şikâyet başvuruları da görmezden gelinmiş. Misal, çok ciddiye alınan, hatta davaya dönüşen bir işkence başvurusu daha var. İhbarda bulunan bir kişi değil, kurum; Deniz Kuvvetleri Komutanlığı…