07 Aralık 2023

On insanın yakılmasına kulak tıkayıp, göz göre göre “zamanaşımı” suçunu işlemek

On insanın bile isteye yakılması insanlığa karşı suç değilse nedir? Yapılması gereken biraz olsun dünyaya kulak vermekti. Hiçbiri yapılmadı. Yakınlarına "Tırnak ucu kadar değeriniz yok" denildi

Bir dava düşünün… Tam 30 yıldır, tanıklara, herkesin gözü önünde olan bitenin yaşanmasına rağmen sonuçlandırılamasın…

Düşünün ki 30 yıl sonra, bugün, davada konuşulan ne varsa, aslında 30 yıl önce açığa çıkmış ancak sümenaltı edilmiş olsun.

On insanın bir eve kilitlenip, bir köyün önünde yakılmasına, yardım etmek isteyenlerin herkesin gözü önünde engellenmesine ilişkin bir davanın neden 30 yılda sonuçlandırılamadığını anlamak imkansız.

Ancak daha garibi, 30 yıl sonra, memleketin en üst mahkemesi Yargıtay tarafından bu cinayetlerin tespit edilmesine, suçlunun belirlenmesine rağmen dosyanın kapatılması.

O suçlu için tutuklama kararı vermeyen mahkemenin, firar etmesinden hemen sonra “ifadesinin alınmadığı” gerekçesiyle davayı bitirmemesi ve zamanaşımı kararı vererek elini kolunu sallayarak gezmesine müsaade etmesi…

* * *

Sıkılmadan, bıkmadan, usanmadan bir daha anımsatalım yaşananları…

Yargı kararıyla sabittir.

Muş'a bağlı Altınova beldesinde, yani yaşayanların diliyle Vartinis'te 3 Ekim 1993'te, gece 03.30'da bir ev yakıldı.

İlgisi olsa da "evi yakma" bir sonuç olamaz ancak evdekilerin herhangi bir suçla yakından ya da uzaktan ilgisi yoktu.

O evin içerisinde Mehmet Nasır Öğüt, eşi Eşref Oran, çocukları Sevim, Sevda, Aycan, Mehmet Şakir, Mehmet Şirin, Cihan ve Cinal ile Eşref Oran'ın karnındaki bebek yanarak öldüler. Biri henüz dünyaya gelmemiş on insan…

Geriye, anne ve babasının, kardeşlerinin yanarak ölmesini izlemek zorunda kalan Aysel Öğüt kaldı.

O gün yapılan alışıldık basın açıklamasına göre dokuz terörist çatışmada öldürülmüştü. Evdekiler çatışmaya giren teröristlerdi…

Ve inanılmaz biçimde aynı beldeden dokuz kişi hakkında dava açıldı.

Nasır, Eşref, Sevim, Sevda, Mehmet Şakir, Mehmet Şirin, Cihan, Aycan ve Cinar Öğüt yangında hayatını kaybetti.

* * *

1995'te Diyarbakır DGM, hakkında nedensiz dava açılan köylülerin beraatlerini kararlaştırdı.

Aysel Öğüt, 2003'te bir kez daha suç duyurusunda bulundu.

Şöyle anlatıyordu o geceyi:

"Amcamın evinde uyumuştum o gece. Araba ve silah sesleriyle uyandık. Gece 3.00'tü. Evime gitmek istedim. Bırakmadılar beni. Panzer evin önündeydi. Ne kadar girmek istesem de bırakmadılar. Ailemi yakarak öldürdüler. Annem 5 aylık hamileydi. İnşallah, Allah'ın izniyle ailemin, kardeşlerimin davası iyi biter. Belki biraz içim rahatlar. Yoksa tutuklasalar da assalar da ailem geri gelecek değil. Onları ellerimle öldürsem de içim rahat olmaz ki. Sadece yanlarına kalmasın istiyorum. 2 yaşındaki kardeşimin, kardeşlerimin ölümü kimsenin yanına kalmasın istiyorum."

Soruşturma dosyası tam 9 yıl askeri savcılıkla, sivil savcılık arasında gidip geldi.

Dava ise Bitlis Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararıyla 9 yıl sonra açılabildi.

Dönemin Hasköy İlçe Jandarma Komutanı Yüzbaşı Bülent Karaoğlu, Hasköy İlçe Jandarma Komando Bölük Komutanı Üstteğmen Hanefi Akyıldız, Muş Emniyet Müdürlüğü Özel Harekat Şube Müdürü Şerafettin Uz ve Gökyazı Karakol Komutanı Başçavuş Turhan Nurdoğan'ın Öğüt ailesinin öldürülmesi nedeniyle cezalandırılması talep edildi.

Hiçbir olay olmaksızın, hiçbir güvenlik sıkıntısı olmaksızın, ilk duruşmadan sonra, dosya, güvenlik gerekçesiyle Kırıkkale'ye nakledildi.

Ve Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesi, uzun yargılamalardan sonra oy çokluğuyla sanık askerlerin beraatini kararlaştırdı.

* * *

Yargılama zaten ilginçti, 10'dan fazla tanık, beldede çatışma çıktığını, Jandarma Komutanı Mustafa Uçar'ın şehit düştüğünü, aynı gün Karakol Komutanı Yüzbaşı Bülent Karaoğlu'nun araçla beldeye geldiğini, araçta o sırada yaralı haldeki Uçar'ın ve öldürülen bir PKK'lının olduğunu anlatmışlardı.

Bütün tanıklara göre, Karaoğlu akşam gelip beldede kim kaldıysa evlerini yakacaklarını söylemişti.

Ne hikmetse, tam da o akşam karakola, beldede PKK'lıların bulunduğu ihbarı gelmişti.

Beraat kararı veren mahkemenin yeni tamamlanan gerekçeli hükmünde bu tanıklarla ilgili yaptığı yorumlar ise daha ilginç.

Gerekçeli karara göre, çok sayıda tanık arasından olayın yaşandığı dönemde 11 ve 13 yaşında olan iki kişinin ifadesi kuşkuluydu.

20 yıl geçmişti, çocuklardı, nasıl hatırlayacaklardı?

Mahkeme, Adli Tıp'a sormuştu.

Ama Adli Tıp, hatırlamalarının önünde engel olmadığı sonucuna varmıştı.

Mahkemeye bu da yetmedi, ikisinin ifadesini kuşkulu bulduğunu gerekçeli kararına yazdı.

Diğer tanıklar mı? Boş verin, ne önemi vardı?

Ama mahkemenin önemsediği tanıklar vardı.

Sanık Bülent Karaoğlu, dört tanık göstermişti, dört isim de o dönemde askerdeydi ve komutanın "muhafızıydı."

Dört tanığın tamamı, Bülent Karaoğlu'nun o gece operasyona katılmadığını anlatmıştı.

Mahkemeye göre, bu tanıkların beyanı, diğer tanıkların beyanlarını kuşkulu kılmıştı.

Ama bir de aynı dönem askerlik yapan üç tanık vardı.

Gerekçeli karara sadece birinin beyanları yazılmıştı.

Üç tanığın tamamı, o dönemki operasyonu Karaoğlu'nun yönettiğini anlatmıştı.

Ama mahkeme için bunun da önemi kalmamıştı. Sadece aksi yönde ifade verenlerin beyanlarını esas aldı.

* * *

Mahkemeye göre, Bülent Karaoğlu, o akşam yaralı bir askeri taşıyordu ve hastaneye yetişme çabası içerisindeyken beldede "Akşama gelip beldeyi yakacağım" demesi de hayatın olağan akışına aykırıydı.

Kararın sonu en vurucu kısmı.

Mahkemeye göre, PKK'nın alan hakimiyeti kuramadığı yerlerde köyü yakıp güvenlik güçleri yakmış intibası vermeleri de zaten bilinen bir gerçekti.

Gerekçeli karar, evrensel hukuka atıf yapan muazzam yorumlarla tamamlandı:

"Olayda 9 vatandaşımız feci biçimde hayatını kaybetmiştir. Yaşama hakkı evrensel ve kutsal bir insan hakkıdır. Faillerin bulunması da devlet olmanın gerektirdiği yükümlülüklerden bir tanesidir. Ancak olayın dramatik oluşu, haklarında şüphe bulunan ancak açık, net ve tereddütsüz delil bulunmayan sanıkların mahkumiyetlerine de neden olamaz. Sırf bir ya da birkaç fail bulmuş olmak ve facia karşısında mahkûmiyet hükmü oluşturmak için de kişiler cezalandırılamaz."

Karşı oy kullanan üyeye göre ise asıl hayatın olağan akışına aykırı olan Jandarma Bölük Komutanı'nın jandarmanın yaptığı bir operasyona katılmamasıydı.

* * *

Avukat Kadir Karaçelik, bu kararı temyiz etti.

Ve Yargıtay, Vartinis'teki o akşamdan tam 28 yıl sonra, gece 03.00'te Öğüt ailesinin evinin ateşe verildiğini, köylülerin içeridekileri kurtarmak için müdahale etmesine askerlerin engel olduğunu karar altına aldı.

Ancak Yargıtay'a göre de tek sorumlu dönemin İlçe Jandarma Komutanı Bülent Karaoğlu'ydu.

* * *

Yargıtay 1. Ceza Dairesi, beraat kararını "köyün yakılması emrini Yüzbaşı Karaoğlu vermiştir" diyerek bozdu. Rütbeli üç asker hakkındaki beraat kararlarını ise onandı.

Daire'nin kararında, Karaoğlu'nun Vartinis içinden geçerken köy halkına hitaben, "Bu gece gelip köyünüzü yakacağız" şeklinde sözler sarf ettiği belirtilerek, "3 Ekim gecesi saat 03.00 sıralarında düzenlenen operasyon kapsamında yüzlerce askerin beldeye geldiği ve operasyon sırasında belde halkına ait samaklıkların, ot yığınlarının, ahırların hayvanların, birçok evin ve Nasır Öğüt'ün evinin ateşe verildiği" anlatıldı.

Çıkan yangın sırasında evde bulunanların yanarak hayatını kaybettiklerini belirten daire, "Yangını söndürmek için müdahale etmek isteyen belde halkına askerler tarafından izin verilmediği anlaşılmıştır" dedi. Daire'nin kararında Karaoğlu'nun katliamdaki sorumluluğu özetle şöyle anlatıldı:

"Hasköy İlçe Jandarma Bölük Komutanı olarak görev yapan sanığın operasyona katıldığının tanık beyanları ile sabit olduğu, kaldı ki İlçe Jandarma Komutanı olarak görev yapması sebebiyle sorumluluk alanında yapılan böyle bir operasyonda görev almamasının düşünülemeyeceği ve sanığın operasyondaki en rütbeli kişi olduğu, astsubayın şehit edilmesi sonrasında sarf ettiği sözler de dikkate alındığında yangının sanığın emir ve talimatı doğrultusunda meydana geldiğinin anlaşıldığı…"

* * *

Artık Bülent Karaoğlu'nun ceza alması neredeyse kesindi.

Ancak cezasızlık politikası böyle ilerlemez.

Yeniden yapılacak yargılamada ceza verilmesi beklenen Karaoğlu, bütün uyarılara rağmen hayatını özgürce sürdürmeye devam etti.

Avukatların dilekçe ve uyarılarına rağmen mahkeme, Karaoğlu'nun kaçma ihtimali nedeniyle duruşma öncesinde tutuklanması ya da duruşmaları geciktirmemesi için hakkında zorla getirme kararı verilmesi taleplerini reddetti.

* * *

Karaoğlu, o günden bu yana ortada yok.

Mahkeme hakkında tutuklama kararı vermedi. Ev hapsine almadı. Duruşmalara zorla getirilmesini bile uygun bulmadı.

Ve kaçtı.

Bir şarkıcının arkadaşları arasında yaptığı espriyi tutuklama nedeni sayan, bir gazetecinin bir sosyal medya hesabını beğenmesini operasyon gerekçesi yapan yargıya göre 10 kişinin yakılmasının sorumlusunun tutuklanmasına gerek yoktu.

Muş Barosu Başkanı avukat Kadir Karaçelik, yaşananları şöyle özetliyor:

"Davanın zamanaşımına girmesi ve sanığın ceza almaması için özel çaba harcandı. Yargıtay süreci bile 5 yılda tamamlanabildi. Böylesine ağır bir suçlama söz konusu ama sanık tutuklanmıyor. Zamanaşımı riski var ve duruşmaların uzatılmak istenildiği açıkça görüldü ama zorla getirme kararı verilmedi. Biz ısrarla süreci takip ettik. Yargıtay kararına göre, sanığın, aleyhinde karar alınması nedeniyle yeniden sorgulanması gerekiyordu. Mahkeme, firar ettikten sonra sanığı aramaya başladı. Elbette bulamadı ve zamanaşımı kararı verdi."

* * *

Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesi, bu katliam davasını zamanaşımına soktu.

On insanın bile isteye yakılması insanlığa karşı suç değilse nedir?

İnsanlığa karşı suç, hukuki teknik tanımlar da dahil, başka nasıl tanımlanabilir?

Yapılması gereken biraz olsun dünyaya kulak vermekti.

Devletin sağladığı zırhı bir yana bırakıp, hukuktan yana hareket etmekti.

Yapılması gereken cesur davranmaktı.

Yakanları değil, insanları korumaktı.

Hiçbiri yapılmadı. On insanın yakınlarına, "Tırnak ucu kadar değeriniz yok" denildi.

Peki bunun bir karşılığı yok mu?

Buna yol açanların, bu zamanaşımı kararlarına neden olanların sorumluluğu yok mu?

İnsan yakılmasına sessiz kalan bir düzende bu kadarını beklemek elbette saflık.

Ama sormadan da olmuyor.

Gerçekten biraz olsun birileri bu olan bitenden rahatsızlık duymuyor mu?

Gökçer Tahincioğlu kimdir?

Gökçer Tahincioğlu, 1997'den 2018'e kadar Milliyet Gazetesi'nde yargı muhabirliği, Ankara Haber Müdürlüğü, köşe yazarlığı yaptı.

Haber, yazı ve fotoğraflarıyla Musa Anter, Metin Göktepe, Abdi İpekçi gibi isimlerin adını taşıyan gazetecilik ödüllerini aldı. Çağdaş Gazeteciler Derneği ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Özgürlüğü ödüllerine layık görüldü.

Bu Öğrencilere Bu İşi mi Öğrettiler?: Öğrenci Muhalefeti ve Baskılar (2013, Kemal Göktaş'la birlikte), Beyaz Toros: Faili Belli Devlet Cinayetleri (2013) ve Devlet Dersi: Çocuk Hak ve İhlallerinde Cezasızlık Öyküleri (2016), Çünkü Umurumuzda adlı mesleki kitaplara imza attı. Yaralı Hafıza ve Kayıp Adalet adlı derleme kitapların editörlüğünü üstlendi. 

İlk romanı Mühür, 2018'de yayımlandı. 2020'de yayımlanan ikinci romanı Kiraz Ağacı ile Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazandı. Üçüncü romanı Sabahattin Ali'yi Ben Öldürdüm, Eylül 2023'te yayımlandı. 2018'den bu yana T24 Ankara Temsilcisi olarak çalışıyor.

Yazarın Diğer Yazıları

18,5 dakikada deprem adaleti

Binlerce binanın yıkıldığı, binbir soru işaretinin olduğu bir depremin bütün yükü neden tek bir yere yükleniyor? Şaşırtıcı raporlar hangi ekip tarafından, nasıl hazırlanıyor? Hiçbir kamu görevlisinin "asli sorumlu" çıkmaması sürpriz mi?

ABD elçisinden İliç'e uzanan yol: ÇED raporundaki itiraflar

Set çöküyor, toprak kayıyor, madenler işçilere mezar oluyor ama cümleler hiç değişmiyor: "Tehlike yoktur, sızma olmamıştır, ülkemiz için yararlıdır, karşı çıkanlar bellidir…"

Adnan Oktar dosyasının unutulanları: El öpenler, vazgeçenler ve Deniz Kuvvetleri’nin işkence suçlaması

Fincancı dışında verilen raporlar, şikâyet başvuruları da görmezden gelinmiş. Misal, çok ciddiye alınan, hatta davaya dönüşen bir işkence başvurusu daha var. İhbarda bulunan bir kişi değil, kurum; Deniz Kuvvetleri Komutanlığı…