09 Mart 2025
Gökyüzünde konser, 2017
Çocuk yaşta ailem bana minicik, pilli bir org aldı. Tuşlarla, seslerle oynamayı sevdim. İlgi gösterdiğimi görünce bir süre sonra daha büyüğünü aldılar. İlgim daha da arttı, orgla yoğun zaman geçirir oldum. Bir süre sonra kulaktan parçalar çıkarmaya başladım. Yazın yazlığa veya yaylaya giderken onu yanıma alıyor, onu keşfetmeye devam ediyor, her fırsatta da yakınlarıma sevdikleri parçaları çalarak onları eğlendiriyordum. Diyebilirim ki bana müziği sevdiren, müzikle aramda kurduğum bağ kadar, müzik vasıtasıyla insanlarla kurabildiğim bağ oldu. Bu yolda ilerlediğimi gören babam sonra daha da büyük bir org aldı; derken derslere başladım. İlk piyano öğretmenim Meral Hamamioğlu’nun kulakları çınlasın.
Derslere başladığım yıl gerçek piyanoyla tanıştım. Öğretmenimin evinde akustik konsol piyano vardı. Benim son orgum 4 oktavlıktı, 2 klavyesi ve bir pedaleysi vardı, çeşit çeşit enstrümanın sesini taklit edebiliyor, ritim, bas ve altyapı verebiliyor, kendi başına bir hafif müzik orkestrasını taklit edebiliyordu. Öğretmenimin piyanosu ise 7,5 oktavlıktı ve sadece tek bir çalgının sesini verebiliyordu: piyano. Ancak gerçek piyanoya dokunmakla orga dokunmak arasında dağlar kadar fark vardı. Birinin sesi kanlı canlı odanın içine yayılıyor, titreşimleri tuşlardan ve pedallardan bedenime geçiyor, içime işliyor, duygularımı harekete geçiriyor; diğerinin hoparlörden çıkan sesi ise ne kadar açarsanız açın, boş geliyordu.
Piyanoyu tanıdıkça elektronik org benim için giderek değerini yitirdi. Evde piyanom olmadığı için orgla idare ediyor, dışarıda nerede akustik bir piyano bulsam, çalmak için fırsat kolluyordum.
Derken konservatuvarı kazandım ve babam bana akustik bir piyano aldı. Dünyalar benim oldu! Tüm boş zamanımı onunla geçirir oldum.
Yıllar yılları kovaladı, çok sevdiğim çalgımla nice aşklar yaşadım; halen de yaşıyorum. Her derdime, her sevincime ortak oldu; insanlarla çok özel şeyler paylaşmama, özel bağlar kurmama vesile oldu.
Ancak bir eksiği vardı: her zaman, her ihtiyaç duyduğum anda yanımda olamaması. Piyano ağır, taşınmaz, pahalı, her yerde bulunmayan, bulunsa da iyisini bulmak zor olan bir çalgı...
2000 yılında okuldan mezun olduktan sonra kanun çalmaya başladım. Piyanonun çalamadığı komalı sesleri çalabilmesi, dolayısıyla geleneksel Türk müziğinin tüm inceliklerine hakim olması, taşınabilir olması büyük avantaj! Onu ailemle, dostlarla pikniklere, yemeklere, parklara, bahçelere götürdüm; insanlarla her istediğim anda canlı müzikal yakınlık kurmanın tadını çıkardım. Ancak onun da kısıtlamaları vardı: piyano kadar çoksesli olamayışı, çaldığım ezginin altında dolu dolu baslar ve zengin bir altyapı olmadan tek başıma çaldığımda hep bir eksiklik hissettirdi. Her çalıştan önce yarım saat akort isteyen 78 telinin oluşu da cabası! O tellerin akordunun bozulmaması için sabit ısıda kalmaları gerekiyor. Evden dışarı, sıcaktan soğuğa, tekrar sıcağa taşıdıkça işin iş.
Kanuna başladıktan 2-3 yıl sonra akordeon da çalmaya başladım. Akordeon, portatif bir çalgı olarak beni kanunda bulamadığım imkanlara kavuşturdu. Sol elde dolu dolu baslar ve akorlarla sağ elin çaldığı ezgiye eşlik etme imkanı; hatta “lady tip” denen dar tuşlu olanından varsa -benimkisi ondan- sağ elde aynı anda iki ezgi birden çalabilme imkanı (“bayan” türünde daha da fazlası mümkün) ona piyano gibi tek başına bir orkestra olabilme ayrıcalığını tanıyor. Körük sayesinde bastığınız sesler piyanodaki gibi sönüp gitmiyor, uzatabiliyorsunuz; uzatırken crescendo/diminuendo (ses şiddetinin artıp azalması) yapabiliyor, hatta keman gibi vibrato (sesi titretme) bile yapabiliyorsunuz. Org gibi farklı ses seçenekleri var, ama bunu akustik yollarla sağlıyor. Dahası, sapasağlam bir alet! Kara kışı gördü, Manavgat şelalesinin nemini gördü, Nevada çölünün sıcağını gördü, Gezi olayları sırasında toma suyu ve biber gazı yuttu, akort bana mısın demedi!
Akordeonu piyanoya tercih ettiğimi söylemek istemiyorum. Piyano her zaman en derin bağ kurduğum, kendimi en rahat ifade ettiğim birincil müzikal iletişim aracım olarak kalacak. Akordeonsa çalacak piyano bulamadığım anlar ve yerlerde ihtiyaç duyduğum boşluğu doldurdu.
Akordeonlu anılar...
Akordeon çalmaya başlayınca onu her yere götürür oldum. Özellikle dostlarımı ve ailemi eğlendirebileceğim partilere, yemeklere, pikniklere, plaja, yaylaya, araba ve tekne gezilerine... Sadece dostlarım için değil, kendi kendime de canlı canlı seslerle oynamak isteyebileceğim anlar için gittiğim tüm piyanosuz mekanlara taşır oldum. Uzun yolculuklarda arka koltukta çalarak öndekileri eğlendirdim, hareket halinde otobüste çalarak birlikte tura çıktığımız yolcuları eğlendirdim.
Hatırlatmam gerekir ki Akordeon çalmaya başladığım yıllarda halen Amerika'da yaşıyordum. Özgürlükler ülkesi Amerika! Ben orada sahip olunabilecek özgürlükleri sonuna kadar yaşadım, sınırları zorladım. O kadar ki, yaşadığım bölgedeki Amerikalıların kafasında Türkler hakkında çok yanlış bir izlenim bıraktım diyebilirim:D
Gece, gündüz demeden canım her istediğinde akordeonu alıp Bloomington sokaklarında dolaşırdım. Bloomington bir öğrenci kentiydi. Şehrin ortasında kampüs vardı. Kampüsle şehri ayıran duvarlar yoktu. Üniversite şehirle iç içe geçmişti. Kampüsün etrafı öğrenci evleriyle doluydu. Bunlar, çoğu müstakil, her odasını bir öğrencinin kiraladığı bahçeli, güzel evlerdi. Buralarda sık sık partiler verilirdi. Bahar ve yaz aylarında bu partiler evlerin bahçelerine, avlularına, oradan sokağa kadar taşardı. Kapı ardına kadar açık olurdu, girenin, çıkanın haddi, hesabı olmazdı. Öyle ki, hiç tanımadığınız bir evdeki bir patiye elinizi, kolunuzu sallaya sallaya girip, dosdoğru mutfağa gidip oradan kendinize bir bira kapıp partiye dahil olabilirdiniz. Biraz sosyal bir tipseniz nasıl olsa orada bir tanıdığa rastlardınız, rastlamasanız bile ayak üstü sohbet yoluyla yeni insanlarla tanışıverirdiniz.
Ben akordeon çalmaya başladıktan sonra böyle partilere akordeonumla katılır oldum. Bir seferinde hızımı alamadım, ortada parti falan yokken bir akşam vakti hiç tanımadığım bir evin kapısını çaldım. İçeride gençler vardı. Beni görünce şaşırdılar ve çok mutlu oldular! "A? Gecenin bu saatinde kapımızı bir akordeoncu çalmış! Yaşasın! Gel akordeoncu, çal bize bir şeyler!" dediler. Çaldım, neşelendik hep beraber:)
Bir keresinde New York'ta bir gitarcı arkadaşın rock grubuyla vereceği bir ev konserini akordeonumla bastım. Kaytan bıyıklarım ve omuzumda asılı akordeonun oluşturduğu stereotipik uyuma istinaden Alman aksanıyla İngilizce konuşarak: "Benim adım Hakan Toker ve buraya Rock'n roll konserinizi polkalarımla mahvetmeye geldim!" dedim. Kahkaha koptu! Sonra tabii ki onların çaldığı müziğe uyumlu bir şekilde katıldım:)
Bir keresinde Hippi kuşağından dostların Noel zamanı Noel'e alternatif olarak kutladığı Kış Gündönümü partisine akordeonumla gittim. Ateş yakıldı, etrafında dans edildi, Afrika davulları çalındı... "Tribal" türü bir müziğe akordeonumla eşlik ettim. Bir sonraki yıl aynı partiye tekrar davet edildim, ancak bu sefer akordeonumu getirmemem rica edildi! Bunun üzerine bir yerden ödünç bir tuba buldum, bir hafta çalıştım, sonra o partiyi tubayla bastım, "Yaygın istek üzerine bu yıl akordeonumu getirmedim. Onun yerine alın, size bu müstahak!..." dedim ve tam da muhalefet ettikleri müzikle, bir Noel ilahiyle kafalarını ütülemeye koyuldum! Tek parçalık bir şakaydı tabii:) Sonra tubayı bıraktım, partinin tadını çıkardım. Gecenin sonunda ev sahibesi itiraf etti: "Bendim akordeonu getirmesin diyen! Senin çalışınla ilgisi yok. Çalgının kendisi bana düğünleri hatırlatıyor..."
Bloomington yıllarımda tırmanmayı severdim. Bazen öğle yemeğimi evden çıkarken yanıma alır, öğleyin kampüste bir ağaç seçer, tırmanır, tepede yerdim. Zaman zaman 1-2 arkadaşım da bana katılırdı. Bir tatil günü, bir gitarcı, bir viyolacı, bir perküsyonist ve akordeonumla ben Bloomington'un en büyük parkı olan Bryan Park'ta bir araya geldik. Yanımıza enstrümanlarımızı, yiyeceğimizi, içeceğimizi, günümüzü keyifli kılacak ne varsa aldık ve parkın ortasında koca bir ağaca çıktık. Çıkabildiğimiz kadar yükseğe tünedik. Önce bir güzel karınlarımızı doyurduk, sonra kafalar güzel oldu, sonra başladık "jam session" yapmaya. Vur patlasın, çal oynasın! Keyfimize diyecek yoktu:) Bir süre sonra bir parçanın bitiminde aşağıdan alkış sesi geldi. Bir de baktık, parka gelen piknikçiler şezlonglarını bizim ağacın dibine çekmiş, onlar da orada keyif yaparken bizi dinliyorlar!
O gün ilk ve tek olmadı. O yıllarda fırsat buldukça akordeonumu sırt çantası gibi sırtıma asıp beğendiğim bir ağaca çıkıp oradan güneşe, bulutlara, kuşlara, gökyüzüne serenat yaptım. Zaman zaman aşağıdan gelip geçenlerin ilgisini çektim. Bir seferinde beni gören bir genç yanıma gelmek istedi. Çıktı, sohbet ettik. Sonra benim hakkımda bir blog yazısı yazdı, arkadaş olduk.
Ne günlerdi:) Özlüyorum... Türkiye'ye döndükten sonra sanırım ilk akordeonla ağaca çıkışım ODTÜ'nün önündeydi. Bir kızla buluşup Eymir gölü kıyısında bir ağaçta piknik yapacaktık. ODTÜ'ye girmek kolay değildir, bilirsiniz; girişte güvenlik sıkıdır. Buluşacağım kız yurtta kalıyordu. Arabayla geldiğim halde içeri girip onu arabayla almama izin vermediler. Onun yurdun önünden dolmuşa binip kampüs girişine kadar gelmesini beklemem gerekti. Beklerken zaman geçsin diye akordeonu sırtladım, güvenlik kulübesinin az gerisindeki yüksekçe bir ağaca çıktım, çalmaya başladım. Güvenlik geldi, "hocam, inin aşağı! Yasak!" dedi. "Kimseye bir zararım yok" dedim. "Olsun, Yasak, yasak! İnin aşağı!" dedi. "Üniversitenizin yönetmeliğinde ağaçta akordeon çalmak yasaktır şeklinde bir madde olduğunu hiç sanmıyorum!" dedim. Biraz düşündü, sonra "Üniversitenin psikoloğunu çağırırız, akli dengesi yerinde değil şeklinde rapor yazar, öyle indiririz sizi aşağı" dedi. Şans eseri, birkaç hafta önce bir televizyon programında ODTÜ'nün psikoloğuyla tanışmış ve çok güzel anlaşmıştım. Yani bu yol da işe yaramayacaktı:) Ama adamacağızı daha fazla zorlamak istemedim. "Hocam, müziğe karşı değiliz, inin, aşağıda çalın, biz de dinleriz" dedi. İndim ve güvenliğe çaldım. İstekte bulundular, dinlediler, eğlendiler...
2016 yılında Hırvat meslektaşlarım Matej Meštrović ve Matija Dedić'le beraber Dubrovnik yaz festivaline katıldık. Matej'nin düzenlemesiyle albümünü de kaydetmiş olduğumuz Vivaldi'nin 4 Mevsim'ini 3 piyanoyla çaldık. Açık hava konseriydi. Yağmur başladı, konseri bir saat kadar ertelemek zorunda kaldık. Yanımda akordeon vardı, konserde 1-2 yerde kullanacaktım. Herkes yağmurun dinmesini beklerken ben akordeonla beraber çalacağımız meydanın hemen arkasındaki tarihi binaya girdim. Kocaman, üstü kapalı bir iç avlusu vardı. Akustik nefisti! Çalmaya başladım. Genç bir çift geldi, müziğe ilgi gösterdiler. Onlara dans edebilecekleri bir şeyler çaldım. Ilık havada dışarıdan gelen tatlı yağmur şırıltısının altında o insanı sarıp sarmalayan akustikte akordeon sesine dans ettiler. Yıllar sonra Hırvatistan'da bir diğer konserime geldiler ve kendilerini hatırlattılar, "O çift bizdik!" dediler:)
2017'de Dünya Barış Günü onuruna "Gökyüzünde Konser" adını verdiğim bir etkinlik gerçekleştirdim. Fethiye Babadağ'dan yamaç paraşütüyle akordeonumla birlikte atladım, yere inene kadar Türkiye'den ve tüm komşu ülkelerden birer parça çalarak dünya barışını kutladım. Bunu sosyal medya üzerinden canlı verebilmem için Türk Telekom sponsor oldu, normalde telefonun çekmediği bir noktaya seyyar istasyon gönderdiler, sağ olsunlar. Ne yazık ki hava koşulları elverişsiz olduğu için tam Dünya Barış Günü'nde (21 Eylül'de) yapamadım, 2 gün beklememiz gerekti. Her şeye rağmen internet bağlantısı zayıf ve ses kalitesi kötü oldu. Bu nedenle YouTube kanalıma canlı konser kaydını değil, deneme atlayışım sırasında yaptığım kaydı koydum.
Hakan Ali Toker kimdir? Hakan Ali Toker, 1976 doğumlu, Mersinlidir. İlk adını kullanmaktadır. Piyano çalmaya ve beste yapmaya küçük yaşta başladı. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı çello bölümünde kısa bir başlangıç yapıp, ardından ortaokul, lise ve lisan eğitiminin bir bölümünü Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi'nde okuduktan sonra ABD'de Indiana Üniversitesi Müzik Fakültesi Piyano ve Bestecilik dallarından mezun oldu. Klasik eğitiminin yanı sıra Caz, Türk müziği ve klasik doğaçlama alanlarında kendi kendini yetiştirdi. Piyanonun yanı sıra kanun, akordeon, klavsen ve org çalmayı öğrendi. Bugüne kadar 29 ülkede konserler verdi, pek çok yerli ve yabancı eleştirmenin övgülerini aldı. 17 yaşında katıldığı İstanbul Festivali'nde yılın en genç sanatçısıydı. Aynı yıl Ukrayna'da düzenlenen Virtüözler Festivali'nde yer alan ilk Türk sanatçıydı. 2011'de Türk makamlarına göre akortlanmış piyanoyla ilk Türk müziği resitalini veren piyanist oldu. 2022'de yazıp 33 müzisyenle birlikte CRR'de seslendirdiği "Türk Rapsodisi"yle ilk kez tüm çalgılarda makamsal mikrotonalitenin duyulduğu bir senfonik konsere imza atmış oldu. Türkiye'de "Yaşayan Değerlerimiz" (2013), ABD'de "Yılın Yorumcusu" (2019) gibi ödüllere layık görüldü. Hırvatistan'da "Hırvat-Türk Dostluk" nişanıyla onurlandırıldı. Hem yorumcu hem besteci olarak, hem klasik Batı müziği hem de caz ve Türk müziği alanlarında eserler veren sanatçının, bu müzik türlerini bazen ayrı ayrı ele aldığı, bazen de sentezlediği pek çok bestesi, düzenlemesi ve albümü vardır. |
Sözü ve müziği bana ait olan “İçtima Marşı” ve “Emirle Kalkar, Emirle İner”, askerlik deneyimimizle ilgili mizahî ifadeler içerdiği için arkadaşlarda, “bu marşlardan komutanların haberi olsa askerliğimizi yakarlar mı?” şeklinde bir kaygı vardı.
Birbirlerinin gözünün içine gülen gözlerle bakarak “my love” deyişlerinden, birbirlerini ilk günkü aşkla sevdiklerini görebilirdiniz. Dahası, bu sevgiyi, birlikte geçirdikleri zamanın kalitesine gösterdikleri özende görürdünüz
O yaz o evde bir gece uykuya dalmak üzereyken, uykuyla uyanıklık arası yarı bilinçli halde bir ezgi geldi bana. Bilirsiniz, o anlarda insan rüya görmekle rüyayı kurgulamak (hayal kurmak) arasındadır; dahası duygularla görüntüler birbirine karışmıştır, gördüğünüz veya duyduğunuz şeyler doğrudan duyguların kendisiymiş gibi gelebilir
© Tüm hakları saklıdır.