30 Mart 2025
Sabahattin Ali’nin (25 Şubat 1907- 2 Nisan 1948) ikinci romanı İçimizdeki Şeytan, “Ulus” gazetesinde 1939’da tefrika edilmiş ve 1940’ta kitap olarak basılmıştır. Yayımlanışının ardından, yazarının öldürülmesiyle sonuçlanacak politik tartışmaların odağında yer alan roman, derin bir aşkın romanıyken belleklere zamanının ideolojik çatışmalarını dile getirişiyle de yerleşmiştir. Sabahattin Ali’nin yaşamından -Kuyucaklı Yusuf (1937) ve Kürk Mantolu Madonna (1943) romanlarına benzerlikle- belirgin izler barındıran roman, teknik zayıflığıyla edebî yönden yetersiz görülse de ikinci büyük savaş yıllarının aydın çevrelerindeki çelişkileri yansıtmasıyla dikkat çekicidir. Romanı okuyanların, romanın aşk hikâyesine olanak sağlayan onca tesadüfe ve bu romantik aşkın hikâyesine gölge düşüren aydın eleştirilerine itirazları vardır elbette. Handiyse yüzüncü yılına gelmiş İçimizdeki Şeytan, aklıyla onayladığı iyi olanı, iradesinin zayıflığı nedeniyle seçememiş genç Ömer’in, bütün olumsuzlukları ‘içimizdeki şeytan’ engeline bağlayarak haleflerine mirası müzmin aymazlığı için bugün de okunması gereken romandır. Romanı bugün için okunmaya değer kılan ikinci bir gerekçe akademik/entelektüel çevrelerdeki seviyesizlik ve düşünce-eylem çelişkilerine eleştirel bakışıdır. İstanbul romanı da olan İçimizdeki Şeytan’ı benim okumamdaki etken, Sabahattin Ali’nin felsefeyle yoğunlaşmış satır arası cümleleridir.
İçimizdeki Şeytan romanının olmazsa olmaz dört genç kişisi vardır: Ömer, Macide, Bedri ve Nihat. Macide’nin, dürüst hocası Bedri ile sorumsuz kocası Ömer arasında kalışına benzerlikle Ömer de duyarlı dostu Bedri ile politik maceracı Nihat arasında çaresizidir. İlk üçlüyü yakınlaştıran aşk ekseninde Ömer’in ‘içindeki şeytan’ etkilidir. Bedri ile Ömer yakınlığının karşıt uzaklığındaki Nihat da “bütün büyük laflarına ve dillere destan olan zekâna rağmen asla ciddi bir insan olamayacaksın” dediği Ömer’in ‘dışındaki şeytan’ sayılmalıdır. Balıkesir kökenli yirmili yaşlarının ortalarındaki Ömer, İstanbul’da torpille girebildiği bir postanede çalışmaktadır ve üniversitede güya ‘felsefe’ okumaktadır. Ömer’in, yaz günlerinin birinde arkadaşı Nihat ile Kadıköy’den bindiği vapurda karşılaştığı Emine Teyzesi ile yan yana oturan Macide, henüz yirmisine varmamış bir genç kızdır. Ömer’in ilk görüşte âşık olduğu Macide, ortaokulu Balıkesir’de okumuş, ardından Emine Hanım tarafından Konservatuvarda okutulmak üzere İstanbul’a getirilmiş dar gelirli bir aile kızıdır. Ömer’in arkadaşı Bedri, ortaokulda müzik öğretmeni olduğu Macide ile duygusal yakınlık yaşamıştır. İstanbul’a dönünce annesiyle ablasına bakacağından öğretmenliği bırakan Bedri, müzik topluluklarında piyano çalarak ve özel ders vererek yaşamını sürdürür. Ömer’in üniversiteden arkadaşı Nihat, milliyetçi/Türkçü çevrenin aydın kesimiyle sıkı ilişkileri olan aktif bir gençtir.
Aile yakını Emine Hanım’ın, yağ ticaretiyle uğraşan kocası ve bir kızıyla yaşadıkları evlerinde ailesinden gönderilen az miktar para ile bir tür pansiyoner olarak yaşayan Macide, vapurda tanıştığı Ömer ile dostluklarını ilerlettikçe okulunu askıya alır. Babası ölünce kendisine gelen para da kesilen Macide, yağ ticareti işleri iyi gitmeyen evde sıkıntılar yaşadığı günlerin bir gecesinde Ömer’le gezip dolaştığından eve hayli geç gelince azarlandığında her ne olursa olsun evden kaçıp gitmek ister. Tesadüf ya gecenin o saatinde Ömer kapının önündedir ve gidecek yeri olmayan Macide’yi, kendi tek odalı pansiyonuna götürür. Birbirleri için olmak dışında bir dünya düşünmeyen Ömer ile Macide, tek odalı pansiyonda gayri resmi karı koca olarak yaşarlar. Bundan sonra Ömer için asıl sorun parasızlıktır bu nedenle de karısına çorap çalmak, kendisine yanlışlıkla fazla verilen para üstünü geri vermemek benzeri sonuçsuz yöntemler dener, arkadaş çevresinin verdiği harçlıklarla geçinmeye çalışır.
Ömer, ekonomik yönden oldukça zor günler geçirirken “dalavereli işler” için kendisinden para isteyen vaktiyle birlikte dergi çıkardıkları Nihat aracılığıyla okumuş yazmış Türkçü çevreyle yakınlaşır, Macide’yi onlarla tanıştırır. Birlikte müzikli yemekli eğlencelere katılırlar. Nihat’ın yakın dostları; yazar İsmet Şerif, Profesör Hikmet, şair Emin Kamil benzerlerinin olduğu bu riyakâr ortamlarda huzursuz olan Macide, uzaklaşmak istese de o çevreye katlanmak zorundadır çünkü giderek dibe vuran Ömer’in cebine harçlık koyanlar bu kişiliksiz aydınlardır. Bedri ile bir gecesinde karşılaştığı bu kadınlı erkekli eğlencelerde kendini kaybedercesine ölçüyü kaçırarak Macide’yi unutan Ömer, başka kadınlarla gönül eğlendirmeye başlar. Henüz resmi nikâhlarını yapamamış ikilinin maddi ve manevi yönden sorumluluğunu üstlenen Bedri, ablasının sert tepkilerine karşın Macide ve Ömer ikilisine yardımlarını sürdürür. Çalıştığı postanenin veznedarını tehdit ederek kasadan aldığı parayı Nihat’a vererek arkadaşlığını kurtarmaya çalışan Ömer, tutuklanarak hapse atılır. Daha ilk gördüğünde, “onu bir kere gözden kaybedersem ölünceye kadar ömrüm yalnız aramakla geçer” demişken şimdilerdeyse yüzüstü bıraktığı Macide’yi, serbest bırakılacağı gün ziyaretine gelen Bedri’ye ‘teslim’ ederek kendi tükenmişliğini onaylayan Ömer, kendilerine yeni ve umutlu bir dünya kuracak bu ikilinin arkasından bakakalır, o kadar.
İçimizdeki Şeytan romanının bir yanı aşk ancak iradesizliğin gölge düşürdüğü bir aşktır buradaki. Tahir Alangu’nun deyişiyle “yarı aydınlar çevresinde sık sık görülen aşırı duygulu, muvazenesiz bir okuma ile yetişmiş, pasif, hülyalı genç” tipinin “aydın-farfara yönü” (Cumhuriyet’ten Sonra Hikâye ve Roman I, 1968) Ömer’in, içindeki şeytan bahanesinde romanın bu yönü, ‘irade terbiyesi/bilinç’ ve Jeffrey Burton Russell’ın üç kitabının adından esinle ‘şeytan/ iblis/ lucifer’ kılavuzluğunda okunabilir. Roman için ‘tesadüf’ ne ise Ömer için de ‘içindeki şeytan’ odur diyebiliriz. Roman boyunca aşk, iş ve arkadaşlık ilişiklerinde sendeleyerek yürüyen ve yürürken çok zaman da düşen Ömer, kendisiyle başkalarına verdiği zararları içindeki ve dışındaki şeytanın gücüne bağlar ki bu da onun sonunu getirir. İçindeki şeytanın güdümünden bir türlü kurtulamayan amaçsız ve aymaz Ömer’e uyarı, dışındaki şeytan Nihat’tan gelir: “Hayata, realiteye, menfaatlerine döndüğün zaman içinde ne şeytan kalacak ne peygamber… Vücudunun ve ruhunun ne kadar basit bir makine olduğunu öğren, istediklerini tayin et ve bunlara doğru azimle ilerlemeye başla…”
Ömer; aşkın, aile kurmanın, iş yaşamının, başarı için verilecek emeğin sorumluluğunu alamamış olmakla bugün her birimizden biridir ya da her birimizden bir parça vardır onda. Son günündeki özeleştirisinde bu benzerliğimizin tanığıyız. Aramızdakilerden, başarısızlıklarını, ‘şeytana uydum’ gerekçesiyle makul göstermeye çalışanların hiçbirine tanıklık onayı vermeyeceğini açık seçik bildiğimiz içimizde ya da dışımızdaki şeytan, yeri geldiğinde ‘hatırlamıyorum’ savunmasıyla kurtaracaktır kendisini. Nihat’ın, “sen dünyanın parmağını ağzında bırakacak bir iş beceremeden rahmet-i rahmana kavuşacaksın” dediği Ömer, hikâyesinin sonunda, içindeki şeytanın hatırlamadığı kişidir. Sabahattin Ali, romanın hemen başlarında kendisine “Meğer sen fazilet abidesiymişsin!” diyen Nihat’a sert karşılık veren Ömer’i, içindeki şeytanın kollarına teslim eder: “Değil… değil… fakat şu muhakkak ki bugün olduğum gibi olmak da istemiyorum. Büsbütün başka bir hayat, daha az gülünç ve daha çok manalı bir hayat istiyorum. Belki bunu arayıp bulmak da mümkün… fakat içimde öyle bir şeytan var ki… bana her zaman istediğimden büsbütün başka şeyler yaptırıyor. Onun elinden kurtulmaya çalışmak boş… Yalnız ben değil, hepimiz onun elinde bir oyuncağız.”
Kendi hikâyesinin sonuna gelmiş Ömer, hapishaneden salıverileceği gün Macide ile yanına gelen Bedri’ye -Macide ile görüşmek istemediğinden yalnızca ona- içindeki şeytan varsayımına dair özeleştiri yapar: “İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Hâlbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: Hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var…” Bu özgüvenli eleştiri, iradesiz Ömer’edir.
“Yalnız ben değil, hepimiz onun [içimizdeki şeytanın] elinde bir oyuncağız.” diyen Ömer’den, “İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var…” pişmanlığındaki Ömer’e gelinceye dek, kendi şeytanının korkusu olmasa “başka bir şeyler olacağım” iddiasındaki Ömer’in içindeki şeytan ile ruhundaki Macide arasında yaşadığı gelgitlerine tanık oluruz. Emine Teyzesinin evinden kaçan Macide’yi madamın dört gözlü evinde kiraladığı tek odasına, “Ben onu görmeden evvel hayatın manasını bilmiyordum, bulamamıştım. Şimdi görüyorum ki o da bensiz yaşayamayacak.” bağlılığıyla götüren âşık Ömer, sevgisinin arkasında duramaz ne yazık ki. Oysa Macide, koşullar ne olursa olsun kocasının yanındadır. Sabahattin Ali, bu süreçte Ömer’i ‘iyi’ ile ‘kötü’ olanı ayırıp seçme konusunda ‘irade’ sınavına sokar adeta. Öyle ki o, ne istediğini az çok bilse bile her ay maaşını aldığı işinin adını dahi bilmez. Eski günlerindeymiş gibi görünebilmek ya da arkadaşlarının tepkisini çekmemek için geç saatlere kadar dışarılarda kalır, Macide’yi ihmal eder. Gittikleri eğlence ortamlarında karısıyla beraber olmak yerine başka kadınlarla ilgilenir. Macide’nin mutluluğunu önemseyip de ekonomik yönden bağlı olduğu bu ortamlardan kopamaz buna karşılık Macide yine de ipleri koparmaz. Yalnız kaldığında kendisiyle hesaplaşan ‘gerçekçi’ Ömer, her anını içindeki “melun şeytan” gerginliğiyle yaşar ve Macide’nin güvenini büsbütün sarstığı bir gecede “İçimdeki bu melun şeytanı boğacağım” sözünü verir ona. Ne ki iş işten geçmiş, üç aylık beraberliği ölçüp biçmiş Macide, iradesiz kocaya veda mektubunu Bedri ile cezaevi ziyaretine gitmeden önce yazıp paketlemiştir.
İçimizdeki Şeytan romanının Nihat’ı, arkadaşı Ömer’in mutluluk rüyalarının bitmesine neden olmakla kalmamış, içimizde saklı şeytanı dışımıza, topluma taşımıştır. Sabahattin Ali, romanının aşk ekseninde ilerleyen kurgusunu bir siyasal görüşü yermeye yöneltirken romanın ‘psikoloji’ yani birey/iç sayfasını kapatmış, toplum/dış alanına yönelmiştir. Ömer ve Macide’nin Nihat aracılığıyla girdikleri çevredeki yazar İsmet Şerif, Profesör Hikmet, muharrir Hüseyin Bey, şair Emin Kâmil vd., millî değerleri önemseyen aydınlarken öte yandan ahlaki bir çöküş içindeki yozlaşmış kişilerdir. İçimizdeki Şeytan, karşı ideoloji yergili toplumcu mesajından büsbütün bağımsız biçimde aşk-psikoloji romanı olarak okunabilir mi sorusu, edebiyatın gündeminde tartışılabilir. Bu böyleyken romandaki bu ideolojik yergi, kurmacanın dışına taşarak gerçek yaşamda karşılık bulmuş, romancı mahkemelik olmuştur.
Öncesinde Nihal Atsız çevresinde Türkçü-Turancı bir genç iken dört günlük Almanya yolculuğunda okuduğu Oıl (Upton Sinclair) romanıyla Sosyalist düşünceyi tanımış Sabahattin Ali, henüz doğduğu yıllardaki Hüseyin Hilmi ve sonrasında Mihri Belli’nin bu topraklarda anlattığı Sosyalizm’i Almanya tahsilinde öğrenmiş olmalıdır. İçimizdeki Şeytan romanında Ömer’in yaşadığı adı konulmamış ‘sınıf çatışması’ yazarının romantik yıllarının, emeğiyle geçinen Bedri’nin yanına Macide’yi de alarak karşı durduğu Türkçü-Turancı çevre çatışması ise romancının Almanya dönüşünün yansımalarıdır. 8 Nisan1923’teki kongresinde ‘sınıfsız halk’ ilkesini benimsemiş Cumhuriyet Halk Fırkasının, 1928’de yürürlükten kaldırdığı Takrir-i Sükûn sonrasında “Resimli Ay” çevresinde toplananların arasındaki Sabahattin Ali, 1929’da Nazım Hikmet “Putları Yıkıyoruz” manifestosunu yayımladığında yirmi iki yaşındadır. İçimizdeki Şeytan, ‘siyasi roman’ olarak okunabilir ancak İbrahim Tatarlı-Rıza Mollof ikilisinin, roman hakkındaki “Sosyalist realist Türk romanının yeni bir başarısı.” (Marksist Açıdan Türk Romanı, 1969) belirlemesi hayli iddialı görünüyor. Böyle de olsa ikilinin roman hakkındaki yargıları dikkate değerdir. Sabahattin Ali’nin de eklendiği bu ‘toplumcu gerçekçi edebiyat’ ile onun evveliyatı için İlker İşler’in, Emek, İdeoloji ve Sanat-Türk Edebiyatında Toplumcu Gerçekçi Roman 1930-1960 (Grafiker, 2021) kitabına bakılsın isterim.
Arkadaşının işini yetersiz, kendisini de cesaretsiz gören hayli öfkeli Nihat, “insanlara hükmetmek, onların başına geçmek gayesi” ile yaşadığından kendisi gibilerin bu dünyaya “kendi kafalarında tasavvur ettikleri şekli vermeli ve koyun sürüsünden farkı olmayan halk ise tabi” olmalarından yanadır. Ona göre kadın, “bir oyuncaktan başka” bir şey değilken erkek ise “aciz hislere yabancı, sadece kuvvete tapan mahlûk” bilinmelidir. “İnsaniyet, hak, adalet gibi sözlere dayanarak gençliği zehirlemek isteyen cereyanlarla mücadeleye mecburuz.” diyen Nihat, dergileriyle gençleri çevresinde toplar, örgütler. Etrafında, “itirazsız inanacak ve düşünmeden harekete geçecek insanlar” isteyen Nihat için “Hayatta kendine layık olan mevkii almak için her türlü çareye başvurmak meşrudur.” Efruz Bey’in kulakları çınlasın.
Bedri’nin gözüyle “her biri, hilkatin birer tokadını yiyerek hayatta birer cihetten zayıf ve aciz kalmış insanlar” arasındaki yazar, şair ve akademisyenler de tıpkı gençler gibi Nihat’ın yönlendirmeleriyle hareket ederler. Şark dilleri hocası Profesör Hikmet, “evlenme merakı” ile nerdeyse öğrencilerinin karılarına göz koymuştur. Muharrir Hüseyin Bey, yeni kitabı için edebiyatçılara “hoş görünüp iyi tenkitler yazdır”ma peşindedir. Şair Emin Kamil, yazdıklarından “bir şey anlaşılmadan garip bir tesir yapmak” ister. “Yara” romanının, “ömrünün sekiz on senesini feci bir derdin pençesinde” geçirmiş yazarı İsmet Şerif, bir gece eğlencesinde fırsatını bulup arkasından giderek tuvalette Macide’ye yakınlaşmak istemiştir. “Şahsiyetleri kırpıntı bohçası gibi. Her şeyleri iğreti, her vasıfları, her kanaatleri iğreti...” olan bu bencillerin “hiçbiri kendisi değildir”. Sabahattin Ali, “yegâne” özellikleri, “herkesin riayet ettiği birtakım kaideleri keyiflerince çiğnemek” olan bu çevreyi, zamanın siyasal koşullarıyla ilintileyerek “başka bir devlet hesabına hizmet denebilecek kadar ileri giden işlere” bulaştırınca vaktiyle “arkadaşlık ve gaye uğruna canlarını fedaya kalkan yiğitler” şimdiki güç koşullarda “yakayı sıyırmak için birbirlerini satmaya” çalışırlar.
Bir yarısı Ömer, diğer bir yarısı da Bedri olan Sabahattin Ali, gerçek yaşamda Nihat ve çevresindekilerin yabancısı değildir. Kamunun malumu ya aktarayım. Nihal Atsız, vaktiyle Yüksek Muallim Okulu yıllarında aynı odada kaldıklarından biri -odada Orhan Şaik ve Pertev Naili de vardır- Sabahattin Ali’nin öykülerini yönetimindeki “Atsız” dergisinde yayımlatmışken sonraki yıllarda yolları ayrılmıştır. İçimizdeki Şeytan yayımlanınca Sabahattin Ali’ye “İçimizdeki Şeytanlar” ile karşılık veren Atsız’a göre Türkçüleri aşağılayan yazar, Nihat karakteri ile kendisini anlatmıştır. Romandaki yazar İsmet Şerif, romancı Peyami Safa; şark dilleri hocası akademisyen Hikmet de Mükrimin Halil Yınanç’tır. Yazısındaki ağır suçlamalar üzerine Atsız’dan davacı olan Sabahattin Ali, iktidar güçlerini arkasına alan Atsız ile mahkemelerde karşı karşıya gelmiş, 26 Nisan1944’teki hayli gerilimli duruşmadan sonra işin sonu, Sabahattin Ali’nin kitaplarının yakılmasına dek uzayan olaylara neden olmuştur.
İçimizdeki Şeytan romanını yazarının başka metinleriyle ve başka yazarlarınkilerle okudum diyebilirim. Yusuf, Ömer ve Raif, aşkın buluşturduğu üç isim ancak Yusuf’un cesareti sonraki ikilide yok ne yazık ki. Ömer’in, tehdit ederek kasasından para aldığı veznedar Hafız Nurettin, başkalarını memnun edişiyle henüz defterini okumadığımız Raif Efendi’dir sanki. Kaçamak yaptıkları günlerden birinin gecesinde ceketini kayıkçıya rehin bırakan Ömer’in Macide ile çıktığı “ancak gençken ve ancak bir defa yaşanabileceği” o deniz sefası, Mümtaz ile Nuran’ın dolaşacağı İstanbul’u çağrıştırdı bende. Ömer’in, o gece “duyulur duyulmaz bir sesle” sorduğu soruya bakınız: “Söyle, hangi ilim, hangi şiir, hangi aşk, hangi devlet bu manzaradan daha güzel, daha muhteşemdir?” Gücünü kaybetmemek için “her türlü çareye” başvurmayı “meşru” sayan Nihat, şarlatan Efruz Bey’e ne kadar da benziyor. Üstüne üstlük Ömer Seyfettin de öykülerini roman saydığı Efruz karakteriyle Hamdullah Suphi, Yusuf Akçura, İsmail Hakkı Baltacıoğlu vd. sarakaya almıştı ya romanı davalık olmadı. Ömer, bende bir ‘Lüzumsuz Adam’ (Sait Faik) tipi çağrıştırınca Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü (Turgenyev) ile yola çıksam Oblomov’a ulaşabilir miyim diye düşünmedim de değil.
“Hayatta hiçbir şey yapmış olmamak gibi korkunç ve utandırıcı bir şey var mı?”, her birimizi yaşama bağlayan can alıcı sorudur. Her geçen gün içeriği boşaltılan, cehaletin güç eliyle örgütlendiği bu dünyada, “İlkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya, üzerinde yaşanmaya değer…” diyen Ömer’in, “Hayat sahiden yaşanmayacak kadar küçüklükler ve bayağılıklarla dolu!..” çelişkisiyle yaşıyoruz. Ben yine Sabahattin Ali’nin, içindeki şeytanın tutsağı âşığının sözüyle bitireyim: “İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir.”
Hasan Öztürk kimdir? Hasan Öztürk 1961'de Trabzon'un Araklı ilçesinde doğdu. Selçuk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. Yazıya 1980'li yılların ortalarında Yeni Forum dergisindeki yazılarıyla başlayan Hasan Öztürk, sonraki yıllarda; -bir iki yazısıyla adı geçenler sayılmazsa- Milli Kültür, Türk Edebiyatı, Türkiye Günlüğü, Polemik, Liberal Düşünce, Dergâh, Arka Kapak adlı dergiler ile K24, Gazete Duvar ve Aksi Sanat adlı sanal ortamlarda yazdı. Bazı yazıları ortak kitaplar içinde yer alan Hasan Öztürk, kısa sürelik (2018/2019; 6 sayı) ömrü olan mevsimlik ve mütevazı Kitap Defteri adlı "kitap kültürü" dergisini yönetti ve dergide yazdı. 2000 yılının başından bu yana yayıma hazırladığı iki aylık Mavi Yeşil yanında, Roman Kahramanları ve Kitap-lık dergileriyle T24 Haftalık ve Sanat Kritik adlı sanal ortamlarda aralıklarla yazan Hasan Öztürk'ün; Kitabın Dilinden Anlamak (1998), Yazının İzi (2010), Aynadaki Rüya (2013), Kurmaca ve Gerçeklik (2014), Kendine Bakan Edebiyat (2016), Gündem Edebiyat (2017), Üç Duraklı Yolculuk (2021), İktidarın Gölgesi ve Roman (2022) ile Yazdıkça ve Yaşadıkça Edebiyat (2024) adlı kitapları yayımlandı. Hasan Öztürk'ün ilk yedi kitabını konu edinen "Hasan Öztürk'ün Eleştirel Denemeciliği" (Zeynep Şule Şahin, Ahi Evran Üniversitesi, Kırşehir 2023) adlı yüksek lisans tezi hazırlanmıştır. |
“Ben bir kafa taşıyorum. Bu kafa yalnız karnımı doyurmak, üstümü giydirmek imkânlarını ihzar edecek bir makine, bir uşak değildir” diyen Sabahattin Ali bugünlerde yaşıyor olsaydı “Sulfata” (1942), “Böbrek” (1945), “Cankurtaran” (1947), “Dekolman” (1947) ve “Hakkımızı Yedirmeyiz” (1947) öykülerine yenilerini eklerdi herhalde
Türkiye’nin 30’lu ve 40’lı yıllarındaki ‘günlük yaşam’ biçimleriyle ilgilenecekler, Reşat Nuri’nin ‘toplum’ yazılarından yararlanmalıdır. Akademisyenler, romancılar, sinema ve belgesel yapımcıları, politikacılar vs. yüz yıl önceki Türkiye’yi ve özellikle de İstanbul’u, yirmi bir yaşında “viran bir Anadolu kasabasında” öğretmenliğe başlamış yazarın dikkatli gözlemleriyle tanıyabilirler
Oya Baydar ‘meselesi olan’ bir yazardır. Öncekilerinin meselesi, Hatırlamanın ve Unutuşun Kitabı romanında sorularını daha da çoğaltarak büyük bir 'sorun’a dönüşmüştür: Devlet adına işlenen suçlar mubah görülebilir mi?
© Tüm hakları saklıdır.