30 Mart 2025

O romandaki hayali belki gerçek yapmaya

Biz yürüdük, çocuklarımız yürüdü, onların çocukları da omuzlarda ya da ana babalarının yanında yürüyor şu günlerde. O çocuklar da büyüyecek ve muhtemelen yine aynı duygularla yürüyecekler. Ya onların da çocukları? Bu hep böyle mi gidecek?

Fotoğraflar: Ege Vural Hükümdar / T24

Ataol Behramoğlu'nun "Bir Gün Mutlaka" başlıklı şiirini bilir misiniz? Çok yalın ama etkileyici bir şiirdir: "Bugün seviştim, yürüyüşe katıldım sonra" diye başlar ve gürül gürül akan dizelerle devam eder:

"Gencim daha, dünyayı görmek istiyorum

 öpüşmek ne güzel, düşünmek ne güzel,

bir gün mutlaka yeneceğiz!"

İnanmışlığın, güzel bir dünyaya adanmışlığın bir and içmeye, yemine dönüştüğü dizedir o. Bu dizeye eşlik eden havaya kalkmış yumruklar, 1970'lerde vaat edilmiş bir dünya cennetini imliyordu. Var mıydı o dünya cenneti, tartışmalıdır ama bunun ne önemi olabilir ki? Aslolan o cenneti hayal etmek ve o uğurda kalbinin gümbürdemesini hissetmek, sıkılmış yumruğunu tutan bileğinde kendi nabzını duyumsamaktı. O düş, zaman içinde evrildi; tek bir ağacı korumaya, bir kediyi, bir köpeği sevmeye, bir caretta carettayı avcunda taşıyıp suya bırakmaya, madencilere karşı yurdunu, yağmacılara karşı ırmaklarını, derelerini savunmaya, emeğin yanında durmaya, çocuğunu adaletli olması, sevgi dolu olması için özenle yetiştirmeye dönüştü. Ve çocuklara devredildi o cennet hayali; ceviz ağacından konsolların çekmecelerinde saklanmış eski fotoğaflar gibi, kilitli hatıra defterlerine yazılmış gizli duygular gibi. En çok da aşkla. Çünkü aşk, hayale ve hayata dairdir; aşk varsa bir gün mutlaka yeneceğine inanır insan. Tıpkı Adnan Yücel'in dediği gibi:

"bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!"

1970'lerin sonunda, yeryüzünü aşkın yüzü yapmak için yola çıkanların "bir gün mutlaka" haykırışlarına çatlak ergen sesiyle katılmış biri olarak birçok mitingte, alanlarda el ele tutuşan âşıkları görmüştüm; onların gelecekteki güzel zamanlarda yaşayacakları mutluluklarını bir yeni yetme olarak heyecan içinde hayal etmiştim, sloganlara eşlik ederken. Bir görüntü vardır ki hiç gözümün önünden gitmez. O zamanlar adı "Spor Sergi Sarayı" olan, İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'ndaki bir etkinlikte, bir türlü bitmeyen ateşli konuşmaların ardından salona bir anda yerlere kadar inen kırmızı boyun atkısı, yeşil beresi, belinde palaskası, ayağında postalı ve iri gözlükleriyle Cem Karaca çıkmıştı.

Tribünlerin çevresinde koşarak el sallayıp salonu hınca hınç dolduran kalabalığı selamlarken Tamirci Çırağı'nın introsu da başlamıştı. Ve sonra mikrofonu eline bir silah gibi alıp gümbürdemişti o muhteşem ses: "Gönlüme bir ateş düştü yanar ha yanar yanar/ Ümit gönlümün ekmeği umar ha umar umar." Tam önümde sevgili oldukları anlaşılan iki genç vardı, yüzlerini göremiyordum ama hiç ayrılmayan ellerini gıptayla seyrediyordum epeydir. Delikanlı her nasılsa rengini hiç unutmadığım pembe gömleğinin yaka cebinden arada iki sigara çıkarıyor, yakıyor ve birini genç kıza uzatıyordu. Cem Karaca umutsuz bir aşkı anlatıyordu ama önümdeki âşıkların umrunda değildi bu. "Durdu zaman, durdu dünya, girdi içeri kapıdan" dizesinde gerçekten durmuştu zaman onlar için ve genç kız bir anda uzanıp delikanlıyı dudaklarından öpmüştü uzun uzun. Sonraki yıllarda, o el ele tutuşmaların, öpüşmelerin gelecek güzel zamanların aşkla anlam kazanabileceğinin bir imgesi olarak yerleşti zihnime.

Beklenen güzel zamanlar gelmedi ama o aşklar yaşandı ve aktarıldı. 1979'da, iki sevgilinin Cem Karaca'nın sesine iliştirdikleri öpüşmelerini, yıllar sonra Ankara'da, Gezi direnişinde de çok gördüm. Bakmayın bazı kendini bilmezlerin provokatif eylemlerine; Spor Sergi Sarayı'nda öpüşenlerin çocukları Tunalı'da, Kızılay'da, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin bahçesinde, ODTÜ'de, Hacettepe'de, OSTİM'in fabrikalarında şiddeti reddedip aşkla birlikte hayatı talep etmeyi öncelemişlerdi. Onun da üzerinden on yıldan fazla zaman geçti; 2013 Haziranının üniversitelilerini, geçen hafta CHP'nin protesto eylemlerinde, omuzlarında çocuklarıyla yürürken gördüğüme yemin edebilirim! Yine yürüyorlardı ve var güçleriyle "hak, hukuk, adalet" diye haykırıyorlardı. X, Y, Z; ne derseniz deyin, kuşaktan kuşağa aktarılan bir duygu var ki hiç kaybolmuyor.

Biz yürüdük, çocuklarımız yürüdü, onların çocukları da omuzlarda ya da ana babalarının yanında yürüyor şu günlerde. O çocuklar da büyüyecek ve muhtemelen yine aynı duygularla yürüyecekler. Ya onların da çocukları? Bu hep böyle mi gidecek? Şarkıların etkisi yaşa ve o anki duygulara bağlı olarak değişir ya, Tamirci Çırağı'nda geçen "o romandaki hayali belki gerçek yapmaya" dizesi bana şarkının en dokunaklı bölümü gibi geliyor son yıllarda. Bunca sene okuduğumuz romanlardaki hayaller belki gerçek olur bir gün. Ataol Behramoğlu'nun kalemi de şiirini bitirirken eminim bu duygularla ürperiyordu.

"Bir gün mutlaka yeneceğiz! Bir gün mutlaka yeneceğiz!
Bunu söyleyeceğiz bin defa!
Sonra bin defa daha, Sonra bin defa daha, çoğaltacağız marşlarla.
Ben ve sevgilim ve arkadaşlar yürüyeceğiz bulvarda
Yürüyeceğiz yeniden yaratılmanın coşkusuyla
Yürüyeceğiz çoğala çoğala... "

 

 

 

 

İbrahim Dizman kimdir?

1961'de, Çanakkale'de doğdu. Ankara Üniversitesi'nde, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Türk Dili, Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Yaratıcı Yazarlık dersleri verdi.

1983'ten beri çeşitli kültür-sanat ve edebiyat dergilerinde eleştiri-röportaj, değerlendirme ve kültür tarihi üzerine inceleme-araştırma yazıları yazdı.

İbrahim Dizman'ın ikisi roman olmak üzere yayımlanmış 20 kitabı var; bir kitabı Yunancaya da çevrildi.

Dizman'ın yönetmenliğini yaptığı 4 belgesel film de bulunuyor.

Sahnelenmiş iki tiyatro oyunu bulunmakta. Ayrıca, çeşitli sahne gösterileri de hazırladı ve uyguladı.

Kültür Bakanlığı Roman Başarı Ödülü, Behzat Ay Ödülü ve Genel-İş Abdullah Baştürk İşçi Ödülü sahibi de olan Dizman, çeşitli yıllarda Çağdaş Türk Dili ve Roman Kahramanları dergilerinin yayın yönetmenliğini ve editörlüğünü yürüttü. Türkiye PEN üyesidir. 

Kitaplarından bazıları:

Suyun ve Rüzgârın Şehri Çanakkale, İletişim Yayınları, 2020

Aşrı Memleket Trakya (T. Bilecen'le birlikte), İletişim Yayınları, 2018

Adı Başka Acı Başka (Karadeniz'in Son Ermenileri), İletişim Yayınları, 2016

Kardeşim Gibi (A. Papadopulos ile birlikte), Heyamola Yayınları, 2016

30 Yıl 30 Hayat (Ç. Sezer'le birlikte), İmge Kitabevi Yayınları, 2010

Başka Zaman Çocukları (roman), 2007, Heyamola Yayınları, 2007

Denize Düşen Dağ (monografi), 2006, Heyamola Yayınları, 2006

Belgesel filmleri: 

Kardeş Nereye: Mübadele, senaryo yazarlığı ve danışmanlık (yön: Ö. Asan), 2010

Oyunlarla Yaşayan Şehir, yönetmen, 2012

Hrant Amca: Memlekete Dönüş, yönetmen, 2016

Poliksena: Kız Öldün, yönetmen, 2018

Yola Gelmeyenler, yönetmen, 2020

 

Yazarın Diğer Yazıları

Uzun, ince yolu gece giden ozan

Yıllar sonra türkülerdeki derinliği, taşıdıkları birikimi anladıkça, Åşık Veysel'i tanıdıkça çözdüm: O adamın kalbine seslenmek, gündelik sorunlarına değinmekten çok daha değerliydi

Kemani Kevser Hanım'dan Marika Papagika'ya Çanakkale Türküsü

Marika Papagika, eşiyle işlettiği ve kendisinin şarkılar söylediği gece kulübünde, hayranlarının ve yurttaşlarının tepkisinden çekinmeden, savaşa inat, Yunancanın yanında Türkçe şarkılar da söylemeye başlayarak iki halkın ihtiyacı olan barıştan yana tutum alır

Asıl tarih kadınların hayatlarında saklıdır

Feda ve kurban kavramı mitolojide genellikle eril bir zihniyetin ürünüdür. Bu nedenle odağında kadınların olduğu bütün anlatılara yok edilmenin damgasını vurduğunu söyleyebiliriz. Oysa var oluşun, üretmenin, yaratının temelinde kadın vardır

"
"