23 Mart 2025

Uzun, ince yolu gece giden ozan

Yıllar sonra türkülerdeki derinliği, taşıdıkları birikimi anladıkça, Åşık Veysel'i tanıdıkça çözdüm: O adamın kalbine seslenmek, gündelik sorunlarına değinmekten çok daha değerliydi

Bedri Rahmi Eyuboğlu'nun "Türküler Dolusu" adlı şiirini bilirsiniz. Bir yerinde şöyle der "Şairim / Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası / Ayak seslerinden tanırım / Ne zaman bir köy türküsü duysam / Şairliğimden utanırım." Erken Cumhuriyet döneminde, yazarlar, şairler bakışlarını Anadolu'ya çevirdiklerinde gerçekten utandıkları oldu mu bilemeyiz ama imge sarmalında, benzetmelerin çemberinde, sıfatların sığlığında boğulan Anadolucu şiirlerin yanında kimi halk türkülerinin olağanüstü derinliğini görüp şaşırdıklarını söyleyebiliriz. Çünkü türküler, modern edebiyattan farklı kaynaklardan besleniyordu. Derin Anadolu’yu, halkın yüzyıllar içinde birikmiş duyarlılığını hissedebileceğimiz türküleri denize düşmüş bir taşın zaman içinde bütün sivri köşelerinin yuvarlaklaşmasına benzetmek yanlış olmaz. Halk ozanları da öyledir; biri gelir söyler gider, öteki gelir onu biraz daha yetkinleştirir gider; sonra bir başkası gelir, bütün birikimi üstlenir, yeni yapıtlar ortaya koyar ve olağanüstü bir sese, mucizevi bir melodiye dönüştürür her şeyi. Yaşar Kemal (aslında o da Åşık Kemal'di gençliğinde) Dağın Öte Yüzü'nde Kel Åşık'ın soyağacını Karacaoğlan'a, Yunus'a bağlarken bir tür telmih yaparak bu zincirin yüzlerce yıllık halkasına işaret ediyordu.

Åşık Veysel de onlardan biriydi. Anadolu halkının ruhuna sinmiş duyguları bir ses ve melodi kazısı yaparak ortaya çıkaran, sonra kendinden de katarak yepyeni türküler söyleyen, halkı derinden etkileyen bir ozandı. Türkçenin ve türkü geleneğinin uzun, ince bir yolundaydı. Her ne kadar "gidiyorum gündüz gece" dese de ne yazık ki görmeyen gözleriyle hep gece gidiyordu o yolu; sesin ve melodinin ışığıyla.

Onun, halkı bir bağlama ve bir kıtalık sözle nasıl etkilediğini yaşayarak görmüştüm. 1980 yılının temmuz ayıydı; bir gazeteci ağabeyimle birlikte, köylerde haber peşinde koşuyorduk. Onun yardımcısıydım. Bütün tarlalar kıpkızıl domatesti ve salça fabrikalarının araçları tozlu yollarda cirit atıyordu. Dünyaca ünlü Çanakkale domatesini ucuza kapatıyordu salça fabrikaları ve biz bunu haberleştirecektik. Tarlalarında ürün toplayan bir aileye konuk olmuştuk. Anadolu'nun her yerindeki gibi tarlanın tam ortasında tek bir ağaç vardı, gölgelik olsun diye. Aile orada öğle yemeğini yiyordu. Ağacın dalına asılı radyoda türküler çalınıyordu. Ailenin erkek bireyi kırçıl sakallı, kasketini o sıcakta bile çıkarmayan, derin yüz çizgileriyle yaşından fazla gösteren biriydi. Yemeğini bitirmiş, bir sigara yakmış ve bizim sorularımızı yanıtlamaya başlamıştı. Evet çok ucuza kapatılıyordu ürün, bundan dertliydiler. "Bunu herkes duymalı" diyerek sorunu etraflıca ve hevesle anlatmaya başlamıştı ki ağacın dalından sarkan transistörlü radyoda bir türkü başladı: "Mecnunum Leylamı gördüm / bir kerece baktı geçti / ne sordum ne de söyledi / kaşlarını yıktı geçti." Åşık Veysel söylüyordu. Köylü bir an durdu; cümlesini yarım bıraktı. Radyoya uzanıp düğmesini çevirdi ve sesi yükseltti. Gözleri yarı kapalı, sadece sigarasını tüttürerek dinlemeye başladı. Arada dudakları kıpırdıyor, türküye eşlik ediyordu. Büyülenmiş gibiydi. Az önce bizimle konuşan ve hevesle anlatan o değildi sanki; biz orada değilmişiz gibiydi. Şaşırmıştık. Türkü bitti; adam sigarasını yere atıp ezdi, hiçbir açıklama yapmadan yarım bıraktığı cümlesine geri döndü, sözlerini tamamladı ve salça fabrikalarının kurduğu düzenden şikâyete devam etti.

Çok gençtim; o tarlada yaşadığımı anlamlandıramayacak kadar genç! Yıllar sonra türkülerdeki derinliği, taşıdıkları birikimi anladıkça, Åşık Veysel'i tanıdıkça çözdüm: O adamın kalbine seslenmek, gündelik sorunlarına değinmekten çok daha değerliydi. Biz gelip geçici bir şeyden söz ediyorduk, Veysel ise köklü ve bütün hayatı kapsayan bir duyguyu anlatıyordu. Bizi unutup ona kulak vermesi kadim bir çağrıya uymak demekti.

 52 yıl önce bugün yitirdiğimiz Åşık Veysel, halkın kalbinde ve belleğinde yaşayan köklü duyguların sesiydi. Yaşar Kemal, onun için "Kendinden önce gelen ustaları derinlemesine bilirdi. Bir Yunus'u, bir Pir Sultan'ı, Karacoğlan'ı o kadar bilen insan belki çağımızda yoktu. Birçok ünlü Karacaoğlan şiirini ilk olarak Veysel'den duyduk" derken, benim yıllar önce yaşayıp anlamlandıramadığım, halk ozan buluşmasını tanımlıyordu.

İbrahim Dizman kimdir?

1961'de, Çanakkale'de doğdu. Ankara Üniversitesi'nde, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Türk Dili, Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Yaratıcı Yazarlık dersleri verdi.

1983'ten beri çeşitli kültür-sanat ve edebiyat dergilerinde eleştiri-röportaj, değerlendirme ve kültür tarihi üzerine inceleme-araştırma yazıları yazdı.

İbrahim Dizman'ın ikisi roman olmak üzere yayımlanmış 20 kitabı var; bir kitabı Yunancaya da çevrildi.

Dizman'ın yönetmenliğini yaptığı 4 belgesel film de bulunuyor.

Sahnelenmiş iki tiyatro oyunu bulunmakta. Ayrıca, çeşitli sahne gösterileri de hazırladı ve uyguladı.

Kültür Bakanlığı Roman Başarı Ödülü, Behzat Ay Ödülü ve Genel-İş Abdullah Baştürk İşçi Ödülü sahibi de olan Dizman, çeşitli yıllarda Çağdaş Türk Dili ve Roman Kahramanları dergilerinin yayın yönetmenliğini ve editörlüğünü yürüttü. Türkiye PEN üyesidir. 

Kitaplarından bazıları:

Suyun ve Rüzgârın Şehri Çanakkale, İletişim Yayınları, 2020

Aşrı Memleket Trakya (T. Bilecen'le birlikte), İletişim Yayınları, 2018

Adı Başka Acı Başka (Karadeniz'in Son Ermenileri), İletişim Yayınları, 2016

Kardeşim Gibi (A. Papadopulos ile birlikte), Heyamola Yayınları, 2016

30 Yıl 30 Hayat (Ç. Sezer'le birlikte), İmge Kitabevi Yayınları, 2010

Başka Zaman Çocukları (roman), 2007, Heyamola Yayınları, 2007

Denize Düşen Dağ (monografi), 2006, Heyamola Yayınları, 2006

Belgesel filmleri: 

Kardeş Nereye: Mübadele, senaryo yazarlığı ve danışmanlık (yön: Ö. Asan), 2010

Oyunlarla Yaşayan Şehir, yönetmen, 2012

Hrant Amca: Memlekete Dönüş, yönetmen, 2016

Poliksena: Kız Öldün, yönetmen, 2018

Yola Gelmeyenler, yönetmen, 2020

 

Yazarın Diğer Yazıları

O romandaki hayali belki gerçek yapmaya

Biz yürüdük, çocuklarımız yürüdü, onların çocukları da omuzlarda ya da ana babalarının yanında yürüyor şu günlerde. O çocuklar da büyüyecek ve muhtemelen yine aynı duygularla yürüyecekler. Ya onların da çocukları? Bu hep böyle mi gidecek?

Kemani Kevser Hanım'dan Marika Papagika'ya Çanakkale Türküsü

Marika Papagika, eşiyle işlettiği ve kendisinin şarkılar söylediği gece kulübünde, hayranlarının ve yurttaşlarının tepkisinden çekinmeden, savaşa inat, Yunancanın yanında Türkçe şarkılar da söylemeye başlayarak iki halkın ihtiyacı olan barıştan yana tutum alır

Asıl tarih kadınların hayatlarında saklıdır

Feda ve kurban kavramı mitolojide genellikle eril bir zihniyetin ürünüdür. Bu nedenle odağında kadınların olduğu bütün anlatılara yok edilmenin damgasını vurduğunu söyleyebiliriz. Oysa var oluşun, üretmenin, yaratının temelinde kadın vardır

"
"