İlk adı “Adalet” olan bir iktidar var ve manzara böyle:
Belediye başkanları ve yerel yönetimdeki imkânlarını hayata, sanata, tarihe saygıya adayan kimi bürokratı; öğrenciler, gazeteciler, sokakta ya da sosyal medyada eleştirisini yüksek sesle yapan vatandaş, “boykot çağrısı” gerekçesiyle sanatçılar veya bulunabilen kim varsa içeriye… Veya TÜSİAD yöneticileri gibi pasaport iptali, yurt dışına çıkış yasağı ya da muhalif sosyal medya hesaplarının gaspı. Milletin vergileriyle yürüyen “kamu kanalı”ndan dizi atma, dizi oyuncusu kovma…
Elinde “mülk” olmuş devlet ve ön-yargı gücüyle “Adalet” böyle. “Kalkınma”yı da zaten milyonlarca insan kendi hayatının nasıl “kalkındığından” veya geleceğinin “kalkına kalkına” nasıl karardığından biliyor.
Oysa henüz üç ay önce bizzat Cumhurbaşkanı “boykot çağrısı” yapmış, “Satın almama özgürlüğü” diye bir hak ve özgürlükten bahsetmiş. Kaldı ki ilk kez değil: Zamanında ABD ve Fransa menşeili ürünler için de, daha uzak geçmişte sonradan adeta el koydukları gazete ve TV’ler için de. Henüz bir ay önce Diyanet İşleri Başkanı “boykot fetvası” vermiş, “Boykotlu ürünleri evine sokuyorsan imanını sorgula” demiş. Ona göre “boykot” neymiş? “Cihat” bile demiş! “Zalimleri destekleyenleri destekliyorsan” da “imansızsın” da demiş. Belki de haklı!
23 yılda bir çocuk genç oluyor, olgunlaşıyor; muhakemesi de… Bir iktidar ise halkından, vatandaşından “sürekli intikam” alacak kadar çürüyebiliyor demek ki. Ne devlet ve bürokrasi “bütün” milletin, ne TRT veya RTÜK gibi kurumlar, ne “Adalet Mülkün Temelidir” yazan yargı. Hepsi tek tuşta, medya kulları gibi trolleşiyor. Öyle ya, “Adalet Mülkün Temeli”dir mülkiyete dair değil, devlette, düzene dair bir “Mülk” aslında. Fakat belli ki artık birilerinin “mülk”ü olmuş. Yazık bu ülkenin onca cumhuriyet, “kararınca” demokrasi, “öyle ya da böyle” hukuk devleti olmak için kuşak kuşak çırpınmış olmasına.
Çalışanları, bırak ekonomik olarak, iş yerlerinde koruyamamışsın; yılda ortalama 2 bin işçi can veriyor, binlercesi sinsi meslek hastalıklarıyla kısalan ömürlere mahkum oluyor. Yılda 200’den fazla kadın, “İstanbul Sözleşmesi”nin çöpe atıldığı bir ülkede “erkeklik şiddeti”nin kurbanı oluyor; hem de yüzde 90’a yakın en yakınlarının silahıyla, bıçağıyla, yumruk ve tekmesiyle. Hayata kavuşmaları için ilk nefesleri emanet edilmiş, çoğu iktidar uzantısı hastanelerde bebekler son nefeslerini vermiş; kendini devlet uzantısı zanneden kimileri kendi çocuklarını bile öldürmüş. Yeterince ayıp, yeterince utanç, yeterince ağıt varken bu ne kibir bu ne kin!
“Barış, barış” diyenlerin “toplumla barış”tan bir şey anlamadıklarını, öyle bir dertlerinin bulunmadığını burada çok yazdım ama kendileri daha iyi anlattılar, her gün anlatıyorlar. Herhangi bir insan bile düşünür, “Bu çocuklar bize neden öfkeli” diye. Ama mahkeme var, o çocuklarınkinin yarısı, yarısından çok azı kadar bile “vicdanlı, adil bir muhakeme” yok.
Hani devletin zirvesinden ses gelmişti ya, “Bize oy versin vermesin, öyle ya da böyle herkesin hayatına dokunduk” diye… Gerçekten de kiminin hayatına “öyle” kiminkine “böyle” dokunuldu. Şu var ki, “oy vermiş olanlar ve verenler”in bir bölümü de nasıl dokunulduğunu gördü: Sofrasında gördü, işinde işsizliğinde gördü, “adalet”in adil tesellisinde değil komutlu tecellisinde gördü.
Yıllar önce ve yıllardır Bursa’da bir atölyede gece vakti çalışırken “işten kaytarmasınlar” diye kapının üstlerine kilitlendiği kadın işçileri yazmıştım. O kölecilik, o vicdansızlık bir yangınla o kadınları boğdu, hep birlikte katletti. Ne başı açığı ayırdı ne başörtülüyü. Yine kadın işçiler vardı, bir gün İstanbul’u sel götürürken, servis minibüsüne tıkıştırılmış boğulup ölen. Onları da ayırmamıştı ölüm, başı açık mı örtülü mü, AKP’ye mi oy verdi yoksa vermedi mi diye. Deprem de ayırmıyor, enkaz da, toplu mezarlar ya da kayıp çocukların bilinemeyen akıbeti de.
Şu sözde “yasal, Anayasal hak” olan protesto yürüyüşlerinde toplanan çocukları da ayıramıyor işte. Cezaevi önünde, “içeri atılan” öğrencilerin kimin annesi başörtülü, kiminin başı açık. Çünkü “menfaat çarkı” ayrımcı olabiliyor ama zulüm, ister açık ister geçim şartları gibi sofradan, çocukların geleceği üstünden geçerek dolaylı olsun, ayırmıyor. “Erkek şiddeti”nin ve “kadın katliamı”nın da ayırmadığı gibi.
O yüzden kadınlar, anneler aslında “her dokunuşta” hayatlarına ya da evlatlarına; kalpleriyle düşünmeye başlıyor, akıllarıyla da duygulanıyor olmalılar. Bir iktidar kahvecisinde ya da kitapçısında “bindirilmiş kıta” ve “buyrukla kuyruk” olmayı hazmetmiyorlarsa.
En çok kadınların, annelerin canını yakıyorsunuz. Çünkü bir çocuğa, bir gence vurduğunuz cop, yere düşmüşken üst üste savurduğunuz tekme, sıktığınız gaz, cezaevi taciz ve işkencesi önce o kadının, o annenin kalbinde patlıyor, canını acıtıyor. “Size oy versin, vermesin!”
Umur Talu kimdir?
Umur Talu, ilk, orta, liseyi Galatasaray Lisesi'nde yatılı okudu. 1980'de Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi'den mezun oldu.
Üniversite döneminde Demiryolu İşçileri Sendikası ve Marmara Boğazları Belediyeler Birliği'nde çalıştı. Günaydın gazetesinde başladığı gazeteciliği, Güneş, Cumhuriyet, Milliyet, Hürriyet, tekrar Milliyet, Star, Sabah, Habertürk'te sürdürdü. Muhabirlik, ekonomi servisi yönetmenliği, yazı işleri müdürlüğü, genel yayın yönetmenliği, köşe yazarlığı, kısa süre Paris temsilciliği yaptı.
Medyakronik başta olmak üzere, çok sayıda web sitesi ile dergide makaleleri yer aldı.
Birkaç dönem Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu'na seçildi, başkan yardımcılığında bulundu.
İstanbul Üniversitesi, Bilgi Üniversitesi ve Bahçeşehir Üniversitesi İletişim fakültelerinde ders verdi.
Türkiye medyasında ilk "ombudsman"lik kurumunun kurulmasını gerçekleştirdi. 1998'de Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi'ni hazırladı.
Çalışmaları Türkiye Basın Özgürlüğü Ödülü, iki kez Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Köşe Yazısı Ödülü, Çağdaş Gazeteciler Derneği Ödülü başta olmak üzere, çeşitli mesleki ödüllere değer görüldü. Aynı yıl, üç farklı gazetecilik örgütünden köşe yazarı ödülü aldı.
Bodrum: Yüzyıllık Yolculuk, Kadınımızın Hatıra Defteri gibi belgesellerde metin yazarlığı yaptı; Vicdanımızın Hatıra Defteri, Tarladan Okula Bir Damla, Cumhuriyet'in İlk Durağı belgesellerinde metin yazarlığının yanısıra çekimlerinde bulundu.
Sosyal Demokrasi, Fransa Bölümü (Turhan) Uçuran Bey Postanesi (Milliyet), Dipsiz Medya (İletişim), Bedelli Gazetecilik (Everest) , Senin Adın Corona Olsun (Literatür), Edebi ve Edepsiz Beyoğlu (Literatür) kitapları yayımlandı. Keynes'in (O. E. Moggridge, Afa Yay.) çevirisini yaptı.
|