01 Nisan 2025
“İyi bayramlar çocuklar”dı bir önceki yazı… Çocuklar bizim çocuklarımızdı; duyguları, duyarlılıkları, birbirleriyle çoğalttıkları umutlarıyla sokakları, meydanları dolduranlar; “25 Kuşağı.”
Bu yazı ise bir vefa; benden bir öncekilere, benimle birlikte büyüyenlere, yürümüş olanlara. Onlar da sokakta, meydandaydı; kimi çocukluklarıyla kimi tüm çocuklukları ve gençlikleriyle. Elbette hayatta kalanlar, ayakta kalanlar. Ama her birinin her adımında, kayıplar da yürüyordu ayıplara karşı. Çünkü damarlarında, beyninin kıvrımlarında, kalbinin atışında o miras varsa, hayatta ve ayaktaysan ne adımların ne sesin ne yüreğin durabilir; hayatta değilsen de ruhun onlarla birlikte koşabilir.
68 ve 78 kuşakları bu ülkede sadece “tepki ve öfke”nin değil, öyle ya da böyle “devrim umudu” ki isterseniz “devrim hayali” diyelim, kuşaklarıydı. Yani sadece “değiştirmek” değil, “değişmek” de isteyenler. Elbette çok savrulma oldu, elbette bugünden bakarsan o günleri hiç yaşamadan, “yanlışlar” da. Ne var ki “hayatını adamak” vardır ya, sonradan hayatlar nasıl gelişmiş-değişmiş olursa olsun, işte öyle bir şeydi.
O kuşaklar, gençliklerinde 23 yıllık bir iktidar görmedi belki. Ne var ki “sürekli baskı, sürekli ölüm”le yaşadı. Demokrasi maskesi altında bu kadar süflileşmeyi de “25 Kuşağı” ile, hep beraber idrak ediyoruz. Ancak iki esaslı darbe gördü. İdamları gördü. İşkencenin Latin Amerika cuntalısını, faşizmin yerlisini gördü. “Demokrat” maskeli baskıcılar, “devlet” maskeli infazcılar, “Atatürk” maskeli darbeciler gördü. Şimdi istisnai cesaret ve vicdanlar dışında, hakiki üniversite hocaları gördü. Onlardan bazılarının öldürülüşünü, kanlar içindeki cesedini gördü. Gazetecilerin, öğrencilerin, arkadaşlarının, kardeşlerininkini de.
Çok okudular, çok yürüdüler, çok örgütlendiler, çok bölündüler, çok meydanı yüzbinlerle doldurdular, çok sokakta katledildiler, çok meydanda birbirlerinin üstüne düştüler. Bazen kaldırılan bir cenazeden iki cenaze daha çıktığını da. Maraş’ı gördüler, Çorum’u gördüler, sonra Sivas geldi, Başbağlar geldi, hayattaysalar bir de orada öldüler.
Onlar ve bizim için “sınıf” vardı. Sınıf halen var elbette, ama “sınıf” sınıfları doldurmakta zorluk çekiyor, ilham başka yerlere kaydı. “Sınıf”ı görmek, duymak, omuz omuza vermek başka türlüydü; “sınıf”ın örgütlü halini, örgütlenme halini, omuz omuzalığı görmek de. Bütün bunların bir darbeyle ve “liberal ekonomi”nin liberal olmayan tezgahlarında tuz buz edilişini de.
Hayatta ve ayakta kalanlar, birden bambaşka dünyalara zıplamamışlarsa, bu hayatta sonradan ne yaparlarsa yapsınlar, yüreğinde o vicdanı, vicdanında insana ve hayata dair sevgiyi, sevgisinde o günlerin heyecanını, heyecanında artık bedeni ve kalbi ne kadar zorlasa da “gençlik yürüyüşü”nü gördüler. Kimi anne baba, kimi belki torun sahibi, kimi rahat kimi geçim zorluklarında, gençliklerine, gençlerine sarıldılar.
“Uykudalar” zannedilirken, bugünün sokağa çıkmış, omuz omuza vermiş, hayata cesaretle sarılmak istemiş yaratıcı ve dirençli gençleri, belki tamamen o “miras”ın ve tarihin farkında değildir; ama aynı şeyleri bilmeseler, istemeseler, hayal etmeseler bile “adil bir hayat” arzusuyla ister istemez mirasçı oldular.
Demek ki bu aslında uzun bir yürüyüş. 68 ve 78 kuşaklarından öncesi de var. Sadece “yerli ve milli” değil; evrensel ve “enternasyonal” da. O yüzden hep dediğim gibi, “tarih” ömrümüzden ibaret değil.” Ama tarih; ömrümüz içinde içine bir şeyler katabileceğimiz, akışını değiştirmek için çabalayacağımız, bu çabayla aklımızın ve vicdanımızın olgunlaşacağı, “dayanışma”yla yalnız yürümeyeceğimiz bir yol ve yolculuk aynı zamanda.
Tarih “duvar” değil. Kendini “duvar” zannedenlere inat, o duvarların kuşak kuşak “vız” gelebildiği bir değişme-değiştirme meydanı daha ziyade. Nefes oldukça, ses içine kaçmadıkça, yürek atmaya, akıl muhakemeye devam ettikçe.
İşte o yüzden, bu ülkenin “öteki tarihi”nin, ne hatalar yapılmış olursa olsun, onurlu aktörleri, 68’den 78’den süzülüp onca bilgi, duygu ve deneyimle “gençlerle genç” olabildiler. Hayatta olmayanlarını belki hüzünle de, ama daimi saygıyla anıyorum. Hayatta, ayakta, duygularıyla ya da bedenleriyle ve sesleriyle, zor koşsalar da her adımlarıyla “25 Kuşağı” da olabilenleri sevgiyle selamlıyorum.
Size de iyi bayramlar 68’in, 78’in inatçı yürekleri, “25 Kuşağı”nın anaları, babaları, büyük anne ve büyükbabaları, ablaları, abileri… “25 Kuşağı”nın kıdemli yoldaşları; size de “iyi bayramlar!”
NOT: Volkan Konak, genç yaşında, elinde sazı, kulaklarda sesi, sahnede son nefesiyle kayıp gitti. Karadeniz’in hırçın sesi, Kazım Koyuncu gibi kalbimizde kalıverdi o an. Sesini, şarkısını, sanatın, hatta “muhalifliği”ni bile ikiyüzlü ve “ödlek bir köle” yapanlar yanında, böyleleri başka türlü kıymetlimiz. Sahnedeki son halini videolardan gördüğümde, bitkin ülkenin yorgun ama inatçı bir sesinin son nefesine de tanık oldum, birçoğunuz gibi. İşte o an insan “kendi kuşağı”nı da idrak ediyor. Bizim şarkımız da bu yazılar. Enstrümanımız, kağıt kalemden daktiloya yolculuktan sonra, şu klavye. Bir gün anide başım düşerse, bu klavyede doğru bir kelimenin üstüne, son tuşuna basarak olsun isterim galiba! Umarım huzurla uyursun Sevgili Konak. Bir Volkan gibi patladın, bir volkan gibi sönmüş olsan da, sesinin ve kalbinin lavları bu ülkenin hayatına çoktan, sımsıcak karıştı zaten.
Umur Talu kimdir?Umur Talu, ilk, orta, liseyi Galatasaray Lisesi'nde yatılı okudu. 1980'de Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi'den mezun oldu. Bodrum: Yüzyıllık Yolculuk, Kadınımızın Hatıra Defteri gibi belgesellerde metin yazarlığı yaptı; Vicdanımızın Hatıra Defteri, Tarladan Okula Bir Damla, Cumhuriyet'in İlk Durağı belgesellerinde metin yazarlığının yanısıra çekimlerinde bulundu.
Sosyal Demokrasi, Fransa Bölümü (Turhan) Uçuran Bey Postanesi (Milliyet), Dipsiz Medya (İletişim), Bedelli Gazetecilik (Everest) , Senin Adın Corona Olsun (Literatür), Edebi ve Edepsiz Beyoğlu (Literatür) kitapları yayımlandı. Keynes'in (O. E. Moggridge, Afa Yay.) çevirisini yaptı.
|
“Barış, barış” diyenlerin “toplumla barış”tan bir şey anlamadıklarını, öyle bir dertlerinin bulunmadığını burada çok yazdım ama kendileri daha iyi anlattılar, her gün anlatıyorlar. Herhangi bir insan bile düşünür, “Bu çocuklar bize neden öfkeli” diye. Ama mahkeme var, o çocuklarınkinin yarısı, yarısından çok azı kadar bile “vicdanlı, adil bir muhakeme” yok
Berkin’diniz, Ali İsmail’diniz. “Kim yaptı”ya, “kim vurdu”ya mı gittiniz, malum “kimler” başka çocukların da peşine, düşüne düştüğü bir dünyadan gittiniz. Kaç bayramdır yoksunuz. Kaç bayramdır varsınız. Madem ki yokken bile varsınız, iyi bayramlar çocuklar!
“Bir ülkede halk bunalıyor ve ellerini semaya açarak adalet istiyorsa, orada yargı sisteminde bir sorun vardır"
© Tüm hakları saklıdır.