Güzel İstanbul, kadim İstanbul, yüzyıllardır dünyanın gözdesi, her bir köşesinden tarih fışkıran, gizem dolu, gezmekle görmekle bitmeyen, 600 yüzyıldır bir türlü tam olarak yerleşemediğimiz, iç göçün önce gecekondululaştırıp sonra rezidanslılaştırdığı, dünyanın en büyük megapollerinden, ele, avuca, zihne sığmaz, sınır tanımaz İstanbul…
Bu şehir bitmez, bu şehirden ilham alarak hayat bulan üretimin de ucu bucağı yoktur. Her bir semti binlerce yazılmayı bekleyen öykü, çizilmeyi bekleyen resim, çekilmeyi bekleyen film barındırıyor hâlâ. Fakat İstiklal Caddesi’ndeki sergi mekânı Meşher oldukça eskiye, 16. yüzyıla kadar uzanarak, yolu İstanbul’dan geçen türlü çeşit edebi türlerde üretilmiş eserler ve onlardan doğan filmleri de çerçeveleyen, merkezinde Ömer Koç koleksiyonundan kitapların yer aldığı “Hikâye İstanbul’da Geçiyor” sergisine ev sahipliği yapıyor. Odak noktası el yazmaları, ilk baskılar ya da imzalı kitaplar olsa da şehre dair gravür, resim, film afişi, efemera da sergide yerini buluyor. Serginin küratörlüğünü Ebru Esra Satıcı ve Şeyda Çetin yapmış.

Birkaç obje, resim ve gravür dışında neredeyse tamamı cam vitrinlerin içindeki kitaplardan oluşan bir sergi ne kadar ilginç olabilir ki diye düşünebilirsiniz… Sergiyi ilginç yapan sergilediklerinden çok baş kahramanının baş döndürücülüğü etrafında ne kadar çok hikayenin şekillendiği ve sanatçılara verdiği ilhamın sonsuzluğu… James Bond’la Orlando, Pierre Loti’nin Aziyade’siyle Candide, 18. yüzyıl başında eşinin diplomatik görevi nedeniyle bir yıl Galatasaray’daki Britanya Konsolosluğu’nda yaşayan Lady Montagu’nün el yazması şiirleriyle şehre dair izlenimlerini aktardığı mektupları ve Jules Verne’nin cimri bir tütün tacirinin Hollandalı misafiriyle yaşadığı maceraları anlatan “İnatçı Keraban” isimli kitabı dünyanın başka neresinde bir araya gelebilirdi ki? Grafik romanlarla el yazmaları, casusluk hikayeleriyle bir şehrin dilindeki sembolizme dair 17. yüzyıldan gözlemleri bir araya getirmeyi başka kim/ne başarabilirdi?

Tıpkı şehrin doğuyla batıyı hem boğazla ayırıp hem de birleştirmesi gibi, şehre dair tahayyüllere ait bu sergi de türler arasındaki geçişkenlik ve kırılmalara, klasikten popüler kültüre, uzak geçmişten daha yakın geçmişe ve bugüne türlü çeşit zıtlıklara ve benzerliklere işaret ediyor. Edebiyat, tarih ve İstanbul tutkunu “nerd”ler için tam bir hazine, 3-5 kez gidilip bol not alınası, aralardaki bağlantıları tespit edip mutlu olunası bir kaynak, “harika bir yerde yaşıyorum” hissini güçlendiren bir çalışma. Tamamı tek bir koleksiyondan gelse de, çeşitliliği en azından o koleksiyonun oluşturulmasındaki emeğe hayran bırakıyor.

Özellikle 1980’ler ve sonrasında aldığı yoğun göçle hızlı bir sınırsal ve görsel bir değişime giren bir şehir İstanbul… 30-35 yılda Boğaz köprüsü yolunda arabayla giderken iki tarafta beliren tek tük gecekondulardan oluşmuş derma-çatma mahallelerin kocaman “mini” şehirlere, Süreyya Plajı, Maltepe gibi sayfiye yerlerinin semtlere dönüştüğü, büyüdükçe, yayıldıkça çirkinleşen ama ne kadar mahvedilmeye çalışılsa da, gençliğinde çok güzel olan, hayatın ona savurduğu zorluklarla yıprandığı için biraz kötü yaşlanmış ama gözlerinin içinde hala o olağanüstü güzelliğine dair elmas ışıklar barındıran bir “düşmüş kontes.”

Aynı zamanda küllerinden sürekli yeniden doğan bir Anka kuşu da. Seçilmiş belediye başkanının tutuklanmasıyla bir anda milyonları birleştiren, eski şehirdeki Saraçhane Meydanı’yla eski sayfiye yeri, yeni şehrin bir parçası Maltepe arasında bir “hak, hukuk, adalet” arayışı ve talebiyle bir köprü kuran, yine dünyayı kendine hayran bırakan, inanılmaz, anlatılamaz, açıklanamaz, mükemmel bir şehir… Bu kez çok farklı bir hikâye yazılıyor ve hikâye yine İstanbul’da geçiyor…

Meşher’deki sergi, “Hikaye İstanbul’da Geçiyor”, temmuz ortasına kadar açık. Bu şehre aşık, bu şehirde kendisini bulan, bu şehirden ilham alan herkese gidip görmesini, sonrasında da İstiklal’in ara sokaklarında, Galata’da ya da Tophane’de zamanın ruhuna meydan okuyan eski mekanlardan birinde bir çay/kahve eşliğinde hülyalı İstanbul düşlerine dalmasını şiddetle tavsiye ederim.
Zeynep Aksoy'un objektifinden Boğaz manzarası
Zeynep Aksoy kimdir?
Zeynep Aksoy İstanbul’da doğdu. Sankt Georg Avusturya Lisesi’nden sonra ABD’de University of Rochester ve Eastman School of Music’te müzik ana dal, sahne sanatları ve sanat tarihi yan dallarında lisans eğitimini tamamladı.
ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Brown University’de tiyatro çalışmaları alanında yüksek lisans yaptı. Bir süre New York’ta çeşitli tiyatro ve film şirketlerinde çalıştıktan sonra Türkiye’ye dönüp Radikal İki ve Milliyet Sanat’ta sahne sanatları eleştirileri yazmaya başladı.
20 yıla yakın eleştirmenlik kariyerinde basılı neredeyse her medyada yazıları yayımlandı. “Denizkızı” adlı romanı 2003’te yayınlandı.
T24’teki Haftalık yazıları dışında Milliyet Sanat’ta opera bale yazıları, #tarih dergisinde sinema ve dizi yazıları yayınlanıyor.
Bu aralar bir oyun, bir film ve bir dizi senaryosu üzerine çalışıyor. Boş zamanlarında geziyor, çiziyor ve müzikle uğraşıyor. İki köpek üç kedi annesi…
|